16 Eylül 2016 Cuma

GÜLE GÜLE TARIK AKAN

SU DA YANDI Bütün sanat dalları etkilemiştir beni. Okuduğum güzel bir roman, duygularıma tercüman olan bir şiir, gönül telimi titreten bir türkü, düşüncelerimi yansıtan bir film... Tarık Akan, sinemanın en etkileyici yüzüydü. Çocuk aklımla, belki ben de aşık olmuştum ona ilk filmlerinde. Toplumsal içerikli filmlerindeyse bilincim, düşüncem ve duygularımla bütünleşmişti. Sürü'yle sürüklendim, Yol'da yolcuydum, Su da Yanar'da yandım su gibi. Anne Başımda Bit Var'da başımı kaşıdım içim yanarak. Ergenekon sürecinde, Silivri nöbetlerinde yoldaşıydım sanki. Taş Mektep'te bir çocuk... Sinema ve televizyonun dışında onu hiç görmedim. Sanatın muhalif özünde, ülkesinin çağdaş, laik ve demokratik bir ülke olması için savaşımında, eylemlerinde düşünsel yoldaşıydım yalnızca. Şimdi, içimden bir tel koptu. Hepimiz ölümlüyüz, biliyorum. Ne kadar yaşadığımızdan çok yaşarken yaptıklarımızla anılabilmek, böyle de güzel anılabilmek bir onurdur. Onunla düşünsel ve eylemsel yoldaş olabilenlere ne mutlu! Özellikle de böylesine karanlık bir çağda... Su da yansa da... a.y.

1 Ağustos 2015 Cumartesi

MİHRİCAN VURGUNU ROMANIM HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME

ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI DURAĞI YAZARLAR/ÇİZERLER/KİTAPLAR 
EL ÂLEM NE DER DİYE DİYE Gençlik Edebiyatı’nda Dile Gelen Toplumsal Baskılar Üzerine Bir Değerlendirme Giriş “El âlem ne der?” diye diye yaşamak insanın kendisine yapacağı en büyük haksızlıklardan biri olsa gerek. El âlem dediğin; herkes, el gün, yabancılar... İnsanın kendisinin, “Ben ne diyorum?”un, yerini nasıl olur da alır? Ancak daha da kötüsü el âlemin, getirdiği sınırlamalarla insana yaptığı haksızlıklar. El âlem; töreyi, ahlakı, geleneği… arkasına alarak sarıldığı kurallar çerçevesinde Fatma’nın da dediği gibi insanı kendisine bırakmaz: “Seni sana bırakmazlar ki.” (s.230) Toplumun varlığını sürdürebilmesi için o kuralları gerekli görür. Bu çalışmada “ahlak, töre, gelenek” elbette topyekûn ret edilmeyecek; içlerinde sorgulanması gereken kurallar da olduğuna dikkat çekilecek; Ayşe Yamaç’ın gençlik romanı “Mihrican Vurgunu”nun kahramanı Fatma (Billa)’nın yaşamı bu konuda rehber edinilecektir. Törenin Söylediği 1960’lı yılların sonunda Batı Anadolu’da sıkıcı bir kasaba... Her mahallede bir zengin yaratma politikası doğrultusunda zenginler yaratılırken yoksulların da iyice yoksullaştığı yıllar… “Parayla saadet olmaz.” diyenler yerlerini “Aç köpek fırın deler.” diyenlere bırakmış; paranın varlığı sanki insanın yokluğu olmuştur. İnsanlara hep olageldiği gibi yine eşit davranmayan bir yaşam söz konusudur. Kasabanın toprak damlı eski evlerinden birinin önünde, kırmızı tuğlaları yeni örülmüş iki göz oda vardır. Birinin duvarları sıvalı, camları takılıdır; öbürüne cam yerine naylon çekilidir. Sıvalı oda, ağabeye, yengeye ve iki çocuğuna aittir; sıvasız oda Fatma’ya ve annesine. Eski evin yanı da boş değildir. Oraya da kuma (Nuriye) ve üç çocuğu için bir oda eklenmiştir. Eski eve eklenen bu odaları, törenin buyrukları doğurmuştur. Eski ev dediğimiz, karı, koca ve çocuklardan oluşan bildiğimiz gibi bir evdir. Koca zamansız ölünce (Eceldir bu, bilinir mi ne zaman gelir?) karısı ve çocukları ortada, sahipsiz kalır. Yakışık alır mı? Gelenekler almaz der; kadın, kocasının kardeşiyle evlendirilir. Kadının, kocasının kardeşiyle evlendirilmesi yakışık alır mı diye sorulmaz. “İnsan, böyle bir durumu nasıl kabullenebilirdi? İstenmeyen ve istemediği bir eş…” (s. 178) Anadolu’da kadın olarak doğmak güçtür. Kasabada, ölen kardeşinin eşiyle evlenen ilk kadın Fatma’nın annesi değildir. Boyun eğmek gerekir. Boyun eğilir. Ancak gönlü eğmek, boynu eğmek kadar kolay değildir. Erkek, evlenmek zorunda bırakıldığı kadının üzerine kuma getirir: Nuriye. Nuriye’nin arka arkaya çocukları olur: Elif, Kadir, Ahmet. Baba, hırsızlıktan hüküm giyince düzen bir kez daha bozulur. O hapse giderken ilk karısı kızı Fatma’yla birlikte eski evin önüne kondurulan odada karısı ve çocuklarıyla yaşayan oğlunun yanına yerleşir. Nuriye ise üç çocuğuyla eski evin yanındaki boş odada kalır. Bir erkek ve bir kadın, (Fatma’nın annesi ve amcası) bir yaşam kurmak üzere yola çıkmışlardı. Ancak yaşamlarını biçimlendiren, kendilerinden öte gelenekler olur. Dağılan yaşamların, nasıl toparlandığına (toparlandıysa) bakmak gerekir. Kadınların Gücü ve Yürekliliği Fatma, renkli düşlerin içine dalmayı seven bir kızdır. Kurduğu ilk düşler, okuduğu masallardan esinlenir. Masallardaki prenseslere benzemek ister. Düşlerinde pembe giysiler, rugan pabuçlar, ipek çoraplar içinde güzelliği dillere destan bir prensestir. Sarayın bahçesinde ülkenin bütün güzel kızlarının, delikanlılarının çağrılacağı bir partide yakışıklı prensin kollarında dans edecektir. Çocuk, ne de olsa çocuktur. Çocukluktan genç kızlığa adım atılınca işler değişmeye durur. Törelerin, geleneklerin hükmü o noktada varlığını daha çok duyurmaya başlar. Daha da dikkat çekici olanı törelere kadınların erkeklerden daha çok sarılmalarıdır. “Mihrican Vurgunu”nda kaderine direnen Fatma’dır, onun en büyük destekçileri ise ağabeyi ve Nuriye ablasıdır. Anneye kalsa evlenip el kapısına gidecek kızının okumasına gerek yoktur. Fatma, ağabeyinin üstelemesiyle ortaokula yazılır. İlkokula geç başlayan, ortaokulda da arkadaşlarından büyük olan Fatma 14 yaşını doldurmuş, boylanmış poslanmıştır. Karnesindeki kırık iki notu okuldan alınması için yeterli görülür. Genç kız ne yaparsa yapsın, sonuç değişmez. Artık evde oturacaktır. Oysa kız kısmına evde oturmak düşmez. Yalnızca ekonomik durumu iyi olduğu için kendisinden hayli büyük biriyle, özellikle yengesinin ön ayak olmasıyla evlendirilir. Üstünden ağır bir içki kokusu yayılan, saçlarının yarısı dökülmüş, sakalları kırlaşmış, şakakları ağarmış, bu kısa boylu, toplu adam hayallerinin prensi olmaktan çok uzaktır. Fatma, kocasıyla birlikte olduğu ilk gece, ilişki sırasında kan gelmeyince “toplumsal baskı”nın yeni bir yüzüyle daha tanışır. O, ne olup bittiğini bile anlamazken karşısındakiler kükrer: “Kim yaptı? Söyle!” Fatma, ikinci bir utancı da doktorun önünde bacaklarını ayırmak zorunda kaldığında yaşar. Genç kıza inanmayanların yüreğine, doktorun sözleriyle su serpilir: “Kızlık zarlarının bazıları esnek ve gözeneklidir, kanama olmayabilir.” (s. 24) 
 Tüm olup bitene rağmen Fatma’nın kocasına karşı düşünceleri, ona karşı sevecen bir tutum içine girdiğinde, evdeki kitaplıktan gizlice kitaplar getirdiğinde (Kaynana ve görümceler, kitap okumanın ahlakı bozacağı konusunda hemfikirdir.) sıkıntılarını anlayışla karşıladığında değişmeye başlar. Fatma, “Onu kurtarıcı gibi görüyor, akşam olup da eve gelmesini dört gözle bekliyordum.” (s.26) der. Evdeki asıl sorun eşi değil, eşinin annesi ve hiç evlenmeyen iki kardeşidir. Yazarın burada bir kez daha erkeği, erkek egemen bir toplumda ister istemez kadın için “kurtarıcı”; kadını, kadına “düşman” kıldığı görülmektedir. Bu düşmanlığın altında aslında kadının güçsüzlüğü, güvensizliği yatmaktadır. Üç kadın, saltanatları için tehlike gördükleri Fatma’ya eziyet eder, çile çektirir. Onun “evinin kadını” olmasına izin vermezler; o, “evin hizmetçisi”dir. Fatma, eşinin sağlık kontrolü için Eskişehir’e gitmesini fırsat bilip annesini görmeye gider. Oysa bir evi, kocası, kaynanası olan bir kadının akşam vakti tek başına yollara düşmesi hoş karşılanmaz. “Bu saatte tek başına sokakta…”(s.30) Toplumsal baskı varlığını duyursa da Fatma’yı yolundan alıkoymaz. İsyanı büyüktür: “Bu yaşımda beni hapishaneye soktunuz.” (s. 33) Oysa yaşananları olağan kabul etmek gerekir: “Ne yapalım? Kız kısmının kaderi bu.” (s.33) Toplumun “kız kısmına çizdiği kader”e karşı gelinemez mi? Fatma, bu konuda annesini suçlar: “Sen istemeseydin benim kaderim de bu olmazdı.(…) Sen de ana yüreği olsaydı beni başkalarına yem etmezdin.” (s. 33) Fatma haklı mıdır? Geleneklerin en ağır darbeyi vurduğu Fatma’nın annesi, geleneklere düşman olması gerekirken onların en güçlü savunucusudur. Çünkü sorgulamayı bilmediği için kabullenmeyi seçenlerdendir. Kocası ölür, kocasının kardeşiyle evlendirilir, üzerine kuma gelir, kocası hapse girer, oğlunun yanına sığınır. Onu sürekli aşağı çeken hayata direnmekte yetersiz kalır. Yaz boyu mevsimlik işçi olarak çalışır. Kışın bulunca yorgan diker, gündeliğe gider. Rızkını çıkarmaya uğraşsa da kendi başına bir yaşam kuracak gücü bulamaz. Toplumun doğrularına boyun eğerek yaşamayı daha güvenli görür. “Gözü kör olsun yokluğun! Azıcık tutunacak bir dalım olsaydı kızımı size yem eder miydim?” (s. 22) yakınması, ne kadar içtendir, düşünülebilir. Tutunacak dal arayan kızının önüne ilk engelleri koyan da her zaman odur. Her ne kadar başkalarının eline bakıyor da olsa, onların sözünden çıkamayacağını düşünse de (Bu evliliği özellikle isteyen, anneyi ve kızını sırtlarında bir yük olarak gören yengedir.) ondan daha zor durumda olan kuması Nuriye, üç çocuğunun hiçbirinden geçmeyi düşünmemiştir bile. “Nuriye abla bunca çocuğa bakıyor da sen bir tek bana bakamadın.” (s. 33) Nuriye, ağabeyinden sonra aslında Fatma’nın ikinci şansıdır. Henüz otuzunda bile olmayan Nuriye, kocası hapse düştükten sonra üç çocuğuyla yaşam mücadelesi verir. Yok yokluk içinde çocuklarından başka dayanağı yoktur. Mercimek yolar, çamaşıra gider; çocuklarının karnını doyurmaya çalışır. Çabalarının yetersiz olduğunun da farkındadır: “Ah benim kadersiz kuzularım! Hepiniz perişan oldunuz. Benim gibi sizler de gün görmeyeceksiniz anlaşılan.” (s. 14) Yoksulluktan kurtulmanın çıkar yolu olarak Almanya’ya gitmeyi görür. Tek göz odada üç çocuğuyla yaşam mücadelesi verirken kimse ona yardım etmeyi, “çocuklarının eline bir dürüm vermeyi” düşünmezken Almanya’ya gitme isteğini duyanlar karşısına dikilmekte gecikmez: “Gâvur ellerinde ne işin var kız? Orada kadınları şey ediyorlarmış.” (s. 15) Burada, toplumsal baskının cehaletten beslendiğine dikkat edilmelidir. Cehalet artıkça toplumsal baskı da artmaktadır. Nuriye’nin kendine güvendiği görülür: “Namusuyla çalışana kimse bir şey yapamaz.” (s. 15) Ancak hepsi bu değildir: “Kocan ne diyecek bu işe? İzin verecek mi?” (s. 15) Nuriye kararlıdır: “Onun bir şey demeye hakkı var mı? Adam olaydı da hapislerde çürüyeceğine çocuklarının başında duraydı!” (s.15) Hepsi bu da değildir: “Ya anan baban ne diyecek?”(s. 16) Nuriye okul yüzü görerek değil yaşayarak, mücadele ederek kazandığı bilinçle onların da bir şey demeye hakkının olmadığını bilir: “Beni kuma üstüne verirken düşünselerdi. (s. 16) Korku (baba, koca, ağabey, anne, kaynana… korkusu) tüm ilişkilerin temelinde yatan anlamsız bir duyguyken o, dizini kırıp evinde oturmayacaktır. Ona artık söylenecek tek söz kalmıştır: “Git kızım, git! Sende utanma kalmamış, ne halin varsa gör!” (s. 16) Bu, aslında bir kabul değildir. Alttan alta “utanmaz kadın”ın dara düşeceğinin beklentisini içerir. O gün geldiğinde “Biz demiştik.” demek için beklemektedirler. Ancak o gün gelmez. Nuriye Almanya’ya gider, çocuklarını yanına aldırır, hatta hapishaneden çıkan kocası da ardından gelir. Fatma’ya okuyabilmesi için manevi desteğin yanı sıra maddi destek vermeyi de unutmaz. Bir kadın, gücü ve yürekliliğiyle yalnız kendisinin değil, ailesinin ve Fatma’nın da önüne yeni yollar serer. Yazar, kadına inancını Fatma’dan sonra Nuriye’nin çizdiği yolla da bir kez daha ortaya koyar. Kadınların Kurtuluşu Fatma, annemi göreceğim diyerek yollara düştüğü akşam, ağabeyinin evinde iyi karşılanmaz. Evi, başında kocası, kaynanası olan bir kadının tek başına yollara düşmesi uygun değildir. Düş kırıklığına uğrayan Fatma, bu kez Nuriye ablanın kapısını çalar. O kapının ardında hoş karşılanır. Ancak sabaha bir felaketle uyanır. Henüz üç aylık kocası, bir kazada yaşamını yitirmiştir. Bu kez annesinin kaygısı daha başkadır: “Kocan kazada ölmüş, sen burada keyif çat bakalım! El âlemin yüzüne nasıl bakacağız? Keşke seni doğuracağıma bir kara taş doğursaydım!” (s. 37) Bir anneye bu sözleri söyleten öfkenin kaynağında el âlem vardır. El âlem, kendi belirledikleri doğruların dışına çıkılıp çıkılmadığını gözlemektedir. Kendilerince doğru bildiklerinin yaşanılmasında emekleri bulunmasa da yine kendilerince yanlışa düşüldüğünde yüze tokadın indirilmesi için hazırdırlar. Bunu kimi zaman bir anneye yaptırırlar. Fatma, kitaplardan vazgeçemeyen Fatma, “Okuyacağım.” dediğinde annesinden okkalı bir tokat yer: “El âlemi bize güldürdüğün yetmedi mi? Bir de okul mu çıkaracaksın başımıza yeniden?” (s.61) Annesi her ne kadar “okulu batasıca” dese de o, okulun batmasına izin vermeyecektir. Beklenti, kısmetinin çıkıp el kapısına gitmesi de olsa o, okumaya kararlıdır. Başaracak ve herkesi şaşırtacaktır. Ancak önce ekonomik özgürlüğünün olması gerektiğinin bilincindedir. Yazar, burada kadının kurtuluşu için ekonomik özgürlüğünün olması gerektiğine dikkat çekerek yerinde bir mesaj vermektedir. Fatma, bu nedenle kasabada en iyi bildiği yere, okuluna gider. İsteği çalışmak ve okulu dışarıdan bitirmektir. İsteği okulca kabul görür. Annesinin etekleri yeniden tutuşmuştur: “Okul da neymiş? El âlemi bize güldürecek.” (s.102) Oysa bir talibi vardır: Karısını yeni yitirmiş, dedesi yaşında da olsa parasıyla her şeyi satın alabileceğini düşünen epey zengin bir adam. Üstelik kız kısmının çalıştığı nerede görülmüştür? “Elin ağzına sakız olacağız.” (s. 66) Annesi ne kadar direnirse dirensin, oğlunu Fatma’ya yüz vermemesi konusunda uyarırsa uyarsın ağabeyi yine yanındadır: “Korkma bundan sonra senin istemediğin hiçbir şey olmayacak.(…) El âlem kendine yansın.” (s. 102) Gelgelelim el âlem kendine yanmayı bilmez. Burası, hiçbir olayın gizli kalmadığı küçük bir kasabadır. Dedikodusu eksik değildir. Fatma’nın başından geçenler herkesin dilindedir. Eski okul arkadaşları, şimdi aralarına hademe olarak dönen Fatma’ya karşı acımasızdır: “Ne o? Bir koca eskittiğin yetmedi de okula hademe mi oldun? Layığını bulmuşsun.” (s. 73) Fatma’nın dul kalıp okulda çalışıyor olmasını, onlardan farklı bir dünya kurmaya çalışmasını yadırgarlar. Sonuç, “farklıysan yalnızsın”a çıkar. Yazar, kitabında toplumun, eşini yitiren ya da eşinden ayrılan kadına yapıştırdığı “dul damgası”na da dikkat çekmektedir. Dul kalmak, topluma kadını aşağılaması için bir neden daha sunmaktadır. Fatma, isyanında haksız değildir: “Kadınlar, kızlar ne zaman insan yerine konulmaya başlanacak?” (s.185) Toplum; kız çocuğu, genç kız, evli kadın, dul kadın… konumu ne olursa olsun adeta kızları/kadınları zora sokmak için elinden geleni ardına koymamaktadır. Cebinde para olunca kendisini daha güçlü duyumsayan Fatma, yalnız da olsa bu kez geleceğini kendi elleriyle çizmeye kararlıdır. Sonuç 1960’lı yıllardan 2010’lu yıllara Anadolu’nun yalnız batısında değil her yerinde neler, nasıl değişti, üzerinde ayrıca durmak gerekir. “Ne yana dönsem bir yasak karşılıyordu beni. Türkiye’de her üç kadından biri şiddet görüyor diyordu gazeteler. Sırtımdaki yük olabildiğince ağırlaşıyor; din, namus, töre sarmalında boğuluyordum. Kendimi yeniden doğurmak, şu binlerce yıllık yükten kurtulmak istiyordum ama dört yanım karanlıktı.” (s. 196) diyen Fatma’nın umutsuzluğunu günümüzde hiçbir kadının yaşamadığını görmek, aradaki yarım yüzyılın boşa geçmediğini söylerdi ancak görünen o değildir. Kadına şiddet, kadın cinayetleri, çocuk gelinler, tecavüzler… derken en ağır bedeller günümüzde de kadınlara ödetilmektedir. Toplumsal baskılar, aslında bir korkunun da göstergesidir. Güllük gülistanlık bir ülkede (!) yitirmekten korktuğumuz hangi güller (!) var? Bunu görmek zorundayız. Korkunun egemen olduğu bir toplumda, insanın insanı sevmesi, birbirine güvenmesi zordur. Bunu bilmek zorundayız. “Mihrican Vurgunu”unun yazarının Fatma’ya, Nuriye’ye inandığı gibi biz de insana inanmaktan başka seçeneğimiz olmadığını anlamak zorundayız. Her şeye rağmen ve hemen! Kaynak Kitap: Ayşe Yamaç, Mihrican Vurgunu, Bu Yayınevi, 2. Baskı, İstanbul 2013. Sevda Müjgan Yüksel Kurşun Kalem Dergisi, Kasım/Aralık 2014 GERİ DÖN Kaynak göstermek koşuluyla yazılardan yararlanabilirsiniz. 2011

28 Şubat 2015 Cumartesi

"yer demir, gök bakır" bir zamanda, "karıncanın su içtiği" gibi usulca, güçlü bir kalem göçtü sonsuzluğa! kaleminden damlayan güzellikler, bizi bize anlatmayı sürdürecek yıllarca! rahat uyusun sonsuz uykusunda yaşar kemal usta! a.y.

27 Kasım 2012 Salı

GENÇLİK EDEBİYATI

GENÇLİK EDEBİYATI Gençlik; çocukluktan sonraki, yetişkinlikten önceki döneme verilen addır. Bazı uzmanlar buna karşı çıksalar ve erişkinliğe kadar olan bölümün bütününü çocukluk olarak değerlendirseler de gençlik ergenlikle başlar(11-14 yaş-ilk gençlik), 25 yaşına kadar sürer. Gençlik tanımı için böyle bir yaş sınırlaması yapılsa ve kesin olarak gençliğin bir sınırı olmasa, kendini genç hisseden her yaşta insan genç olsa da yine de bu yaş grupları için bir edebiyat oluşmuştur. Dünyadaki geçmişi çocuk yazınıyla birlikte yüz yılı aşsa da bizde yetmişli yıllarla başlayan bu akım, “çocuk ve genç için ayrı edebiyat olmaz,” direnmelerine karşın, kesintilerle sürer ve ancak doksanlı yıllarla ivme kazanır. Ergenlik dönemi, insan yaşamının en güç dönemidir. Çocukluktan sıyrılmaya başlayan ergenin bedeninde, duygularında, yaşam biçiminde, algılarında değişimler başlamıştır ve genç bunlarla baş etmekte zorlanır. Bu yüzden de kendini anlayabilecek, anlatabilecek, yaşam algısındaki değişiklikleri karşılayabilecek kitaplara gereksinim duyar. Gençlik edebiyatını çocuk ve yetişkin edebiyatından ayıran en önemli ayrıntı da burada devreye girer. Nasıl ki gençliğe adım atan bir bireyin bedeninde ve duygularında değişim oluyorsa, aynı değişim gençlik kitaplarında da kendini gösterir, göstermelidir. Konu, yazım tekniği, kurgu, dil ve diğer özelliklerle gençliğe özgü olmalı, gençlere sanatsal ve estetik duyarlılığı tattırmalı, geliştirmelidir. Günümüzde internet ve televizyon, ne yazık ki gençlerin yaşamının büyük bölümünü kaplamıştır; hatta neredeyse ilgi ve gereksinimleri belirler duruma gelmiştir. Bu durum, kitap okuma oranlarını çok etkilese, hatta düşürse de yetişkinlerle kıyaslandığında gençlerin hala okumaya ilgisinin olduğunu söyleyebiliriz gönül rahatlığıyla. Toplum nasıl farklı sosyal katmanlardan oluşuyor, ilgi ve gereksinimleri içinde bulundukları ortama göre farklılık gösteriyorsa, gençler için de benzer bir durum söz konusudur. Örneğin, Afrika’nın açlıkla boğuşan bir ülkesinin genciyle, Amerika ya da Avrupa’nın her türlü olanağı ellerinde bulunduran gençlerin ilgi ve gereksinimleri benzer olabilir mi? Ülkemiz için de aynı durum söz konusudur. Kentleşme ve göç olgusunun yoğunlukla yaşandığı ülkemizde çocuk yaşta işçiliğe başlayanlar, sokaklarda yaşamak zorunda bırakılanlar; cinnet, cinayet, taciz ve tecavüzle gündeme gelenler; çocuk gelinler, okutulmayan kızlar; töre, namus, gelenek ve göreneklerin kıskacında olanlarla kentlerde orta halli ya da üst gelir grubunun gençlerinin ilgi ve gereksinimleri, sorunları aynı olabilir mi? Özellikle de popüler kültürün televole türü programlar ve dizilerle; köşe dönmeci ve kolay yoldan para kazanma, sınıf atlama gibi uçkun düşüncelerin gençlere pompalanmaya çalışıldığı düşünülürse… Bu durum, okudukları kitaplara da yansır; kuşkusuz kitaba ulaşabilenler için… Edebiyatın işi sorunlara çözüm bulmak değildir kuşkusuz; öğretici yani didaktik olmak hiç değildir. Çünkü gençlere öğretmenler, anne-babalar, büyükler; okullar, kitle iletişim araçları durmadan akıl verir, öğreticilik yapar. Bir de bunu yazınsal ürünlerde yapmaya gerek yoktur.Yalnızca bu işe soyunan yazarların, gençlerin içinde bulundukları toplum, ülke ve dünyanın sorunlarıyla yüzleşmesini sağlamak, yaşama bir ayna tutmak görevidir bence. Gençler, kendilerini, sorunlarını içinde bulacakları kitaplarla buluşmalıdır ki kitap okuma alışkanlığı kazanırken, yaşama da farklı pencerelerden bakabilsinler; okuduğu kitaplarda gençlerin sorunlardan çıkış yollarını kendilerine rehber edenler bile çıkabilir. İletişim çağında yaşıyoruz. Gençlerin her türlü bilgi ve belgeye ulaşması çok kolay artık. Bu yüzden bilgi yüklü değil, yazınsal değeri olan kitaplarla buluşturulmalıdır gençler. Yalnızca oyun ve eğlence amaçlı, hoşça vakit geçirmek için de olmamalı; çünkü hız çağındayız, çok hızlı yaşıyor, hızlı öğrenip hızlı tüketiyoruz; bu yüzden de zamanımız çok değerli. Özellikle de ülkemizde gençlerin sınavlarla yarış atına döndürüldüğü düşünülürse… Gençler için yazılan kitaplarda konu sınırlaması olsun, değil demek istediğim; ama vampirlerle, büyülerle de doldurulmamalı gençlerin kafası. Fantastikten gerçek yaşama kadar her türden yazılabilir ama ne yazdığımız kadar nasıl yazdığımız da önemlidir. Dünya bir kan gölü... Her tarafta savaş… Özelde toplumsal barışa, genelde dünya barışına katkıda bulunmak istiyorsak, farklı sosyal katmanlardaki ve uluslardaki gençleri, hiç olmazsa kitaplar aracılığıyla buluşturmak, birbirlerini anlamalarını sağlamak zorundayız. Gençlik edebiyatı bunun için iyi bir araç olabilir. Bu ülke bizim, bu dünya bizim. Yoksa bunca sorun yumağında boğulacağımız bir yana, gençler yetişkin olduklarında ülke ve dünya gündeminden habersiz, toplumsal ve ulussal farklılıkları göz ardı eden sudan çıkmış balıklara dönecek. Siyasi, totaliter ya da dini inançları dayatmayan ama yaşamdan, toplumsal ve dünya gerçeklerinden de büsbütün kopmayan; onları hem anlayacak hem de anlatacak kitaplara gereksinimleri var. Yerelden evrensele ulaşmak istiyorsak, kendi ülkemizi, kültürünü, gençlerini ve sorunlarını çıkış noktayı yapmalıyız; kuşkusuz dünyanın diğer ülkelerinde yazılan gençlik romanlarını da okuyarak ve okutarak; ama bizim yazdıklarımızı da onların okumalarını sağlayarak… Başka Türkiye ve başka dünya yok!.. Gençler yalnız bizim değil; öncelikle kendilerinin, sonra ailelerinin, ülkelerinin ve dünyanın bu günü ve geleceği. Bu geleceği harcamaya da uyutmaya da hakkımız yok! Sevgiyle. a.y.

17 Haziran 2012 Pazar

O BENİM BABAMDI



KÜLBEYAZ

Kapıyı açtım. Kalın bir yer döşeğinin üzerine, boylu boyunca uzatmışlar, üzerine de bembeyaz bir örtü sermişlerdi. Ayaklarımın ucuna basarak yaklaştım. Üzerindeki örtüyü yavaşça sıyırdım. Yüzünün rengine, bir şey söyleyecekmiş gibi yarı açık ağzına, bembeyaz seyrek saçlarının çevrelediği küçük başına, uyuyormuş gibi kapattığı göz kapaklarına, bir süre daldım gittim.

Odanın duvarlarından, kanepelerden, pencerenin perdesinden, yüklükteki yataklardan, anamın elleriyle dokuduğu yük kiliminin nakışlarından hüzün sızıyor; cesedin üstündeki bembeyaz çarşaf bu hüznü topluyor, odayla birlikte yüreğime de daha koyu bir şekilde yansıtıyordu. Yalnız yüreğime mi? Dokunduğum çarşaftan parmak uçlarıma yürüyen hüzün, tüm bedenimi ele geçirivermişti. Onun bedenimdeki gezintisini duyumsayabiliyordum.

Yeniden, onun yüzüne odaklandı bakışlarım. Beyazdı. Hayır hayır! Bildiğimiz bir beyazlık değildi bu. Öyle olsa, bir ucunu tuttuğum çarşafla aynı renkte olurdu. Sarı da değildi. Kül rengine çalan bir beyazlıktı işte: Külbeyaz. Ölüm beyazlığı dedikleri, bu olsa gerekti.

Gözlerime ulaşan hüzün, önce hafif bir çisentiye, sonra bir sağanağa dönüştü. Tuzlu damlalar, o ölüm beyazlığının üzerine damlıyor, onun hafifçe aralık duran dudaklarının üzerinde çiy taneleri oluşturuyordu; külbeyaz bir yaprağın üzerindeki renksiz çiy taneleri...

Sonra, saçlarına dokundum. Onlar, gerçekten bembeyazdı. Bir tek gri ya da siyah tüy yoktu aralarında. Yeni taranmış gibi duran, beyaz, kısa saçlar... Okşadıkça, parmaklarımın arasında ışıldayan beyazlık...

Beyaz çarşafları ne çok sevdiğini anımsadım. Her zaman, bembeyaz çarşaflarda yatmak isterdi. Son yıllarda çiçekli çarşaflarda yatsa da asıl istediğinin bu olmadığını, alacağı tepkilerden çekindiği için sesini çıkarmadığını bilirdim.

“Yaşlandım artık. İnsan yaşlanınca, her şeye karışmamalı ki, huzur içinde yaşasın. Yoksa, bir söylesen beş işitiyorsun. Her şey gençlikteymiş meğer! Aaah!”diyen sesini, bir an duyar gibi oldum. Islak gözlerimi kaldırdım. Dikkatle yüzüne baktım. Hayır; o değildi konuşan. Anılardan süzülen bir cümleydi yalnızca.

Külbeyaz yüze bir kez daha sarıldım. Haykırışım, odanın hüznünü katmerleştirirken, odadan çıkarıldığımı ayrımsadım.

O, benim babamdı.

Ayşe Yamaç, Yaşamı Kırk Beş Geçe, Kısa Öyküler, Ceylan Yay.

10.02.2006

18 Mayıs 2012 Cuma

HALAY NEFESLERİNDE

GÜNEŞLER DOĞSUN DİYE
biz senin, anadolum
biz senin
karlı dağlarından geçeriz her gece
yaralarından öperiz
katarak kendimizinkine
tükenmeyen karanlığına
mum yerine kendimizi dikeriz
ilaç olmak için umarsızlığına
gözyaşlarımızı ipe dizeriz
bir de geceye
kimseler görmesin diye
biz senin, anadolum
biz senin
bin yıllık sevdalarından içeriz
zehrini bal niyetine
hançer yeriz
kurşun yeriz
ölmeyiz
cellatlarımızı değil
kendimizi sorguya çekeriz
her yerin samsun olsun
güneşler doğsun diye
ağıtların üstüne
halay nefeslerinde

a.y.

21 Nisan 2012 Cumartesi

ADIM ADIM

BİR YOLCULUKTAN DÖKÜLENLER

Geçtiğim yollar boyunca çevreyi izliyorum. Bahar görüntüsüyle, kokusuyla sinmiş ülkemin bozkırlarına. Dereler, dağlardan getirdiği kar suyuyla coştukça coşmuş, ırmaklık telaşında…

Dağları, ovaları geçiyor, pınarların soğuk sularından içiyorum. Erciyes’in başındaki kar fırtınasında gözüm, baharla karşıt… Eteklerindeki karı avuçluyorum dostça, tanışıklığımız eskilere dayanıyor da…

Sonra bir dost, yol kenarındaki iki metreyi geçen kar duvarına adımı yazıyor, “nasılsa hiç erimeyecek, burada da iziniz olduğu belli olsun,” diye. Gülüyorum hoşnutlukla.

Saçlarımı değil neredeyse beni de savuracak fırtınaya daha fazla direnemiyor, sığınıyoruz dağın eteğindeki bir konaklama yerine. Çaylarımız eşlik eden söyleşimizle günün yorgunluğunu atma telaşındayız hepimiz. Pencereler öyle bir sarsılıyor ki, camlar patladı patlayacak… Korkuyorum bu kasırgamsı fırtınadan. Çaylarımızdan son yudumları alıp arabaya koşuyoruz.

Çöldeki kum fırtınalarının benzerini yaşıyorum sonra konakladığım kentte; ülkemdeki karanlık çöl havasıyla yarış edercesine… Göz gözü görmüyor… Gözlerim, ağzım, burnum; tüm bedenim çöl kumuna kesiyor birden.

Neyse ki çocuklar var, diye düşünüyorum, onca çöl havası ve karanlığına karşın; en azından onlar dağıtıyor karanlığı, onlarla büyüyor yolunan umutlarım/umutlarımız. Umut umut çoğalıyoruz gerçekten de, sözcük sözcük, sayfa sayfa… Tam bir sevgi selinin ortasındayım.

Dönüş yolunda yine gözüm yol kıyılarında… Fırtınanın kırıp attığı ağaçlara bakıyorum acıyla. Köklerinden yine yeşerecekler biliyorum ama kim bilir ne kadar zamanda…

Kıvrıla kıvrıla akan derelerde gözüm bir yandan da. Geçtikleri yerlerin toprağını da katıp içine boz bulanık akıp gidiyorlar, güneşin onca ışığıyla kucaklaşmalarına karşın…

Birkaç gün daha yazılıyor ömrüme, çocuk çocuk, çiçek çiçek çoğaldığım. Ülkemin karanlığıysa, bir hançer gibi hep aklımda, yüreğimde…

Sonrası mı? Yine yolculuklar, yeni yolculuklar… Umuda yolculuklar tükenmez ya!..
Sevgiyle.
a.y.




3 Mart 2012 Cumartesi

ÇOCUKLAR GÜLSÜN DİYE...

ACIYI BAL EYLEMEYELİM GAYRI

“bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
yüreği kan içinde…”

Her gittiğim yerde, bakıyorum çocuk gözlerine, ışıltısı gözlerimi kamaştırıyor. Öylesine umut yüklü, öylesine sevgi… ama bir o kadar da umarsız, korunaksız. Onların gelecek düşlerini dört işlemle kapatıp ellerinden alanlardan haberleri bile yok.

Bir ömür düşlerimi, umutlarımı, sevdamı dokuduğum kitapları imzalayıp tutuşturuyorum ellerine. Daha bir parlıyor gözlerindeki ışıltı, daha bir genişliyor gülümsemeleri. Benimse daha bir katlanıyor içimdeki acı. Neden, diyorum kendi kendime; neden onlara hak ettikleri aydınlık bir geleceği sunamadık?

Hasan Hüseyin’in dizeleri yankılanıyor yine belleğimde:
“koyun değil şu dağlarda
salt kendimizi gütmüşüz
…”

Kendimize sunabildik mi diyerek kendi içime dönüyorum yeniden. Düşlerimiz, umutlarımız her gün biraz daha yolunurken, kalelerimiz ellerimizden alınıp karanlığa doğru hızla yol alırken ne yapabildik? Mutluluğumuz çalınırken, ömrümüzü sonsuz sanıp yaşamayı hep yarınlara ertelerken; bıkkın, bezgin günü kurtarıp salt kendimizi mi güdebildik, savrulup dağdan dağa?

Neydi suçumuz, göremediğimiz?
“hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana,” diyerek, kendimize kıymak mıydı her seferinde?

Niye, “kanadık toprak olduk
döküldük yaprak olduk,” her mevsimde?

Hep mi kanayıp toprak olacağız? Hep mi dökülecek yapraklarımız? Hep mi dağa taşa yazılacak umutlarımız, düşlerimiz, sevdalarımız?

Zor günlerden geçsek de karanlık her geçen gün biraz daha koyulaşsa da acıyı bal eylemeyelim gayrı. Çabalayalım, ne kadarı elimizden gelirse… Önce biz gülmeyi öğrenelim ki, gülsün çocuklarımız.

Sevgiyle…
a.y.

4 Aralık 2011 Pazar

İÇİMDEKİ DENİZ

BİR DENİZ Kİ…
Gönül penceresinden giren bir avuç maviliğe takılıp kalıyor bakışlarım. İçim de o deniz gibi sanki!.. Bir an coşup dalgalanıyor, kıyıları dövüyor ak köpüklü dalgalarıyla; tuzları sızıyor yaralara kabukları kaldırıp, kum serpiyor bir dalga boyu boşluklara; sonra çekiliyor yatağına, duruluyor; mavi bir gülümseyiş oluyor gün ışığıyla menevişlenen.

Martılar süzülüyor olanca güzelliğiyle denizin hemen üstünde. Kanatları beyaz birer yelkenli… Umuda, güzelliğe, sonsuzluğa açılmış gibi… İkide bir dalıp öpüyorlar maviliği, can suyu niyetine; eksilen umutlarını, sevinçlerini koyuyorlar belki yerine. Belki de bir düş alışverişi bu; uzaklıklarla mavilikler arasında bir değiştokuşun gönüllü elçiliği.

Bir vapur geçiyor sonra, kalın sesli düdüğüyle günü inletircesine. Yarılıyor mavilik tam ortasından, beyaz bir öfke yayarak çevresine. Aldırmıyor martılar; vapura yol boyunca eşlik etmekteler. Küçük bir çocuğun bölüştüğü simit, havada bir yay çizip düşüyor vapurun hemen yanına; martılar, paylarına düşenle süt beyaz selamlar veriyor çocuğun mutlu gülümseyişine.

Gök kararıyor sonra. Deniz, koyulaşan rengiyle hırçınlaşıyor alabildiğine. Vapur, yalpalayarak kendini kıyıya atıp martılar uzaklaşırken ben de gözlerimi kapatıyorum; ama içimdeki mavilik bir süre daha dalgalanıyor. Söz veriyorum sonra kendime; gece de denize dökülen yıldızları toplayacağım, karanlığı kovalasın diye.

Bu deniz, mavilik, vapurlar, yıldızlar, yakamoz… bir düş, belki de bir fotoğrafın izdüşümü işte! Gönüllerdeki mavilik hep sürsün diye…

Sevgiyle.
a.y.

31 Mayıs 2011 Salı

YARAM HAZİRAN

“heybesinde yılan işaretleri,
baldıran zehir yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben,”* yanarım her haziran; gözlerim gülümserken…


Bir yaradır haziran; geçmiş mevsimlerden gelip, baharın güzelliğine inat, yüreğimin tam üstünde kanayan. Bir Orhan Kemal’dir haziran, rehincide bıraktığı saatiyle kayıp giden; bir Ahmed Arif’tir, hasretinden prangalar eskiten; Bir Nazım Usta’dır, memleketi dilinden düşürmeyen ve tümüyle Anadolu’mdur, dize dize belleğimde alazlanan.

Öldü, demeye dilim varmaz bir türlü; bilirim ki, “gölgesiz geçip” gitmemişlerdir hiç biri;

“gelgelelim,
beter, bize kısmetmiş.
ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
susmak ve beklemek, müthiş
genciz namlu gibi
ve çatal yürek,
barışa, bayrama hasret
uykulara, derin, kaygısız, rahat,
otuziki dişimizle gülmeğe,
…”**
Hasret kalmışım, hasret kalmışız hepimiz; hasret kalmış ülkemiz. Görmez olmuş gözlerimiz baharı, renk renk açan erguvanları, laleleri, gülleri, sümbülleri. Oysa biliriz ki,

“yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak”***

Ve ağlamaklı olurum her haziran, düşündükçe göçüp giden, geçip giden güzellikleri; gördükçe çiçeklerin kanayışını bahar bahar, güllerin kırılışını dal dal… Gürleyip coşan gökyüzü gibi; kararıp kalan, durmadan çağlayan göğüm gibi…

“evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram”**

Oysa ne çok isterdim; yalnızca sevgiyi söylesin diller, sevgice şakısın bülbüller, sevdayı yazsın kalemler… Kirlenmemiş bir yeşile kessin, gelişip serpilip çiçeklensin bahar; kanamasın güller zamansız düşüp toprağa, yaşanmasın acılar…

Oysa,
“yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına”***

Sonsuz değildir yaşam, bilirim; ama isterim ki ölenler, gülümseyerek ölsün, “güneşe gömülsünler”… Ve Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi bir memleket, “gök mavi, dal yeşil” ışısın doğudan batıya…

“yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
olursa bir şikayet ölümden olsun,” diyebilmek sonra…

Ama,
ah işte haziran
yaram haziran
bu devran başka devran nazım ustam
başka haziran
arif ahmed
kemal orhan
ah, nazım ustam

Başka bu haziran; bir uçtan diğerine Anadolu’mdur yalım yalım kavrulan, hoyrat ellerde savrulan; ama kim bilir kaçıncı kez küllerinden de umut yeşertmeye çalışan, yılmayan, yorulmayan… Oysa, “türkü tadında” yaşamayı haketmiyor mu bu güzel ülke, bunca güzel insan?

İsterdim ki aklım, tükenmeyen sorgularla boğuşmasın böyle acımasızca, kanatırcasına:

“yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?”***

Ve isterdim ki kanamasın yüreğimde mavi gözlerden süzülen sürgün ışığı, dizelerle:
“kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar”***

Bir haziran daha geldi, gülün renginde kanayarak. Sevda üstüne yazmadıysam dolu dolu; yoğrulduysam kederle zamansız ölümlerde, gülmediysem ağız dolusu;

“tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken”*
Ve biz, bizim kuşak; biz, hepimiz;
“aşktı görmedik bilmedikse
kimbilir hangi eylül bir daha
hangi uzak haziran”****

Ve ustalarım; Orhan Kemal, Ahmed Arif , Nazım ustam… ve adı yazılmamış, not düşülmemiş cümle ozanlar… “Bir daha hangi ana doğurur” ** sizi, bizi hangi ana?..

Ah haziran! Yaram haziran!
“nasıl da yılları buldu,
bir mısra boyu maceram...”**

Ve sıra kimde?.. Kim bilir, ne zaman?..

a.y.
*Metin Altıok
**Ahmed Arif
***Hasan Hüseyin
****Necati Cumalı














9 Mayıs 2011 Pazartesi

"ANADOLUYUM BEN TANIYOR MUSUN"

HATTİ ÜLKESİ’NDE

Çorum’a varmışken, Hatti Ülkesi’ni görmeden gelmek olur mu? Biz de Afacanlarla çıkıyoruz; MÖ 5500’lü yıllara, Anadolu’daki yüksek kültürün yaratcısı, Hititlerin Hatti Ülkesi’ne doğru bir yolculuğa.

Alacahöyük’te prens ve prenses mezarlarından çıkıp dünyaya tanıtılan “Güneş Kursları”nın; boğa ve geyik heykelciklerinin kopyasını üreten, değme heykeltıraşa taş çıkartan yerli gençlerin sanatçılığı karşısında saygıyla eğiliyorum.

Yağmur bizden önce gidiyor nereye varırsak. Tarihle birlikte sağanakla da sırılsıklam oluyoruz Hattuşaş’ta. Geçmişe bir ağıt mı; Kral Hattuşil’in ya da Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin dili kesilip kafasına ileti kazınarak Hattuşaş’a yollanan kölesinin gözyaşları mı ıslandığımız, diye düşünmeden edemiyorum bir an.

Yukarı Şehir’deki Aslanlı Kapı ve Kral kapısı’ndan geçerken, taşların üzerinde hiyerogliflere, kabartmalara, taş işçiliğine hayran kalıyorum. Aslanlı Kapı’dan geçip de tüm Hatti Ülkesi’nin gözlerime serilen yemyeşil ovası, çam ağaçları arasında inmiş bulutları ve yağmurla yıkanıp arınmış doğanın güzelliği karşısında dilim tutuluyor. Sunaklarda geçmişin kan izlerinde kanıyorum, Büyükkaya’daki tahıl ambarlarında saklanan umutlardan izler arıyorum her adımda.Tünelden (protern)geçip, Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’na dalıyorum. Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrısı Arinna’ya bakıyorum; doksandan fazla tanrı ve tanrıça kabartmaları arasında...

Şapinuva’da, binlerce yıl öncesinin mimari malzemelerine, kusursuz yapım tekniklerine, simetrik planına ve çivi yazılarına dalıp gitmişkern, “haydi, dönüyoruz!” sesiyle geçmişten sıyrılıp günümüze dönüyorum. Yol boyunca, Hatti Ülkesi’nde yaşayanları anıyorum, binlerce yıl öncesine selam yollayarak…

Anadolu’nun her köşesi öyle büyük bir zenginlik ki, gezdiğim her yerde biraz daha hayran kalıyorum Anadolu’ya. Ahmed Arif’in dizeleri yankılanıyor beleğimde durmadan:

“…
havva anan dünkü çocuk sayılır
anadolu’yum ben
tanıyor musun
…”


11 Nisan 2011 Pazartesi

DALGALARCA

KÖPÜK KÖPÜK DALGALARCA

Günlerdir bakışlarımı mavi bir dinginlikle yıkayan Akdeniz, köpük köpük çağlar oldu bu gün. Işıltısıyla baharı yüreklere sermeye çalışan güneşe meydan okurcasına, kıyıyı dövüyor ak köpüklü dalgalarıyla. Kumlar, sessizce karışıyor köpüklerin çağlayışına, kayalar yediği tokatlardan serseme dönmüşçesine ıslak; bir sonrakinin geleceğini bilen ama yazgısına boyun eğen Anadolu kadınları gibi korkulu ve sessiz bir bekleyişte…

Büyüyor dalgalar, köpükler çoğalıyor; deli bir öfke seli sanki izlediğim. Kayaların pasını, kirini yıkayıp arıtma çabası belki… Belki de kayaların sessizliğine, boyu eğmişliğine bir isyan sanki dalgaların hırçınlığı…

Güneş, bıkmadan usanmadan sürdürüyor ışıltısını. Tüm çabası, dalgaların deliliğine son vermek için sanki; ama Akdeniz bu, dayanır mı sessizliğe… Dalgalarını büyütüp kıyıyı aşma, sahil yolunu kapatma; insanların sessiz, yarı uykulu yürüyüşlerine ıslak bir çığlık olma sevdasında…

Birden, inanılmaz bir gürültüyle olduğu yerde sarsılıp maviliklere karışan bir kayanın çığlığına odaklanıyorum. Hiç beklenmeyen bir zamanda, kimsenin beklemediği bir anda bu isyanı aklım almıyor önce. Belki de hırpalanmaktan yorgun düşmüş; görünüşünün aksine, dalgaların yıllarca içini oyduğu bir yaralı kuştu kaya sandığım, diye bir düşünce yalayıp geçiyor zihnimi.

Deniz, duruluyor sanki birden; rüzgar yön değiştirip dalgalar başka kıyılara yol alıyor.. Çekiyor sesini sonra kıyıdan, bir kıyıya bunca yara yeter, dercesine.

Gün yükseliyor; denizin üstü gün ışıltısında, yaşamsa olağan akışında…

a.y.

13 Şubat 2011 Pazar

DAĞLARINCA

dağlarınca

geçtim acılardan dolugizdin
dörtnala
baharda güzü çağlaya
yana
söz tükendi zaman dingin
sevdaları adınla dillendirdiğim
yana yakıla
hüzünlere gözlerini gizlediğim
damlalarla
iklimlerce kışı estiğim
poyrazlarda
söz tükendi
güz de
ama bu sevda var ya
umutlarca

kan sellerine karıştım truva’nın
ay gümüşlenirken menderes’te
paris’le helen’in destanıydım
ganimedes’in öfkesinde
aşil’in topuğundaki gizi sundum
hektor’un bileğine
çarık oldum çizme
kanlı toynaklarıyla geçen
çekirgelerin üzerinde
ufuklarca

kara eylüllerde çığlığın gelirdi
yazılmış adıma
rürgarlar seni eserdi
ıssız dağ başlarında
pınarların çağıltısına karışırdı türkülerin
ağıtlar seni dökerdi yaş diye
karardıkça gün
karardıkça biraz daha
zindanlarca

bozkırlardan geçtim deli çaylardan
geçtim kasırgalarla
anadolu adın adım
adımladım yangınlarla
çiçekler derledim yaylalardan
bastım yaralarıma
uyuttum düşleri
uyandım karanlıklara
dillenen sevdalar ne ki
şarkılarda
seni derlemek var ya anadolum seni
çocuklarca


ele el oldum
dile dil
lal oldum suskunluğunca
hüzün oldum
kavga
can
kanadım yaralarınla
göz oldum ufuk ufuk
savruldum yollarında
bende de yürek var anadolum
bizde de yangınlar
dağlarınca

a.y. 07.02.2011


9 Şubat 2011 Çarşamba

KIRAÇ TOPRAKLARIN POYRAZI

vurgunlar

öyle y’aman ki yaşamak
baka b’aka yarım asra
öyle yaman ki
düşler boyamak karanlığa
yorulsan da
bir arpa boyu yolda
masallarca

öyle y’aman ki y’ansımalar
yangın yorgunluğuna
uzak sevdaların düşü
özlem sargınlığına
kırık dökük d’allarda
yeşiller sorgulayan
g’öz vurgunu
s’öz vurgunu
güz yorgunluğuna
yükün erke ağır
ellere fazla
ışısa da yıldızlarca

talan bağ bahçe talan
nice yangınlardan arta kalan
savrulan kül kül
savrulan duman duman
yürekler yamalı bohça
kırk yerinden kana’yan
yalan bütün gülüşler
baharlar yalan

ç’ağ çağ kan’ar kar’an’lıklar
çoktan sağanağa durmuş
gözlerde kaynaşan bulutlar
savrulmuş damla damla
savrulmuş kar kar
dağlarımız tipi
d’ağlarımız k’ar
yolunmuş güz güz
kurumuş damar damar
çölde filize dur’anlar

asırlar geçer kalemimden
***

ben ki s’öz avcısıyım
ağıtların yaşı
türkülerin sevdalısıyım
dizelerde kanayan
bozkırın çağıltısıyım
öyle yaman ki yaşamak
söz harmanı
öz harmanı
kangal dikenini gül belleyen
kıraç toprakların poyrazıyım


vurgunlar dökülür kalemimden
a.y. 07.02.2011






7 Şubat 2011 Pazartesi

YALNIZLIK MI DEMİŞTİNİZ

YALNIZLIK MI DEDİNİZ…

b’akmayı bilir misin
ya gönül gönül akmayı
g’örmeyi öğrendin mi?
Ya bir ömrü s’öz sabrında örmeyi

Yalnızlık mı dediniz? Kim yalnız değil ki; hem de bunca kalabalığa karşın?

Sistem, evleri büyüttükçe yaşamları küçültmedi mi? Teknoloji geliştikçe, çoğumuzu ekranlara kilitlemedi mi? Peki, bu yalnızca çağın suçu mu?

En son ne zaman bir dostunuzun hatırını sordunuz? Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırını, bir kadeh şarabın çoğalttığı sıradan söyleşileri, bir bardak çayın kokusunu, bir tabak yemeğe ortak uzanan el olmanın keyfini en son ne zaman yaşadınız?

Bir çocuğun gülüşünde umut umut çiçek açtınız mı hiç? Eline hiç kalem almayan bir gençte öykü öykü, şiir şiir çoğalmanın güzelliğini tattınız mı peki? Bir kadının umarsızlığına dostluk elinizi uzattınız mı? Gülmeyi unutmuş bir gözde gülümseme olmaya çalıştınız mı hiç?

Kaldırıp başınızı b’aktınız mı ufuklarca? Karanlığa yaktığınız mum damlalarından yandı mı elleriniz? Gül olup gülüş olup açtınız mı bahar bahar, yağsanız da sağanaklarca? Göze değil öze girmeyi bilir misiniz? Görmeyi öğrendiniz mi gerçekten? Ya bir ömrü sabır sabır örmeyi…

“…
Hor baktık mı karıncaya
Kırdık mı kanadını serçenin
Ya nasıl kıyarız insana
…”*

Küçük öfkelerden büyük kırgınlıklar mı yarattınız yoksa? Dostluklar öldü, diye onlara sırt çeviren siz miydiniz? Bugün yanımdaysa yarın yoklar nasılsa, diyerek insanlara inancınızı bütünüyle yitiren ya da… Yalnız kalacağınız günlerin hesabını bugünden yapıp önlem mi alıyorsunuz, gelecek korkusuyla?

“Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler


Neyleriz kararan tomurcukları
…”**

Kapattınız mı tüm kapılarınızı, dostluğa özgü ne varsa ? Düşlere mi hapsettiniz karartıp sevgi tomurcuklarını? Bulutlara merdiven kurup kendiniz mi ördünüz yalnızlığın kozasını? Kalıplar mı döktünüz yoksa kendinize, kendinizin bile kıramadığı? Peki ya siz, sizin vaktiniz oldu mu “durup ince şeyleri anlamaya”, Gülten Akın çağlayışınca ?

Ya umudun türküsü nasıl söylenir? Yalnız mı; bulutlara ördüğünüz kozayla mı; kat kat döktüğünüz kalıplarla mı ya da, yalnızlığı putlaştırırcasına? O karşı çıktığınız, savaştığınız sistemin tam da istediği gibi…

“…
Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz”**

Yalnızlık mı demiştiniz?..

“…
Varmak için o güzel yarınlara
Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara
…”***

a.y.
*Hasan Hüseyin
**Gülten Akın
***Metin Demirtaş

31 Ocak 2011 Pazartesi

ÇAĞLAYANLAR GEÇER KALEMİMDEN

çağla'yan'lar

mavi gözlerden süzülen sürgün ışığı
dize dize savrulur karanlığıma
piraye’de dile gelir sevdası
özgürlük kavgası ekmek kavgası
ama ille de memleket
memleket sevdası

prangalar eskitmez hasreti
arifçe dayanır zindanlara
kızılırmak çağlar ayazıma
durmaz özüm k’an’ar
ırak ülkelerin isyanında
düşler rengini yitirir
uz’ak sevdaları yakar
susku büyüten karanlıklar

anadolu kokan türküler
hüzünleri kanatır ustaca
damlalar dile gelir
eski sokaktaki adımlarımda
kösedağ’da ışıldayan kar
özlemler serper, isyanlar
düşleri unutmuş uykularıma

çağlayanlar geçer kalemimden

a.y.

15 Aralık 2010 Çarşamba

DİL VE BİLİŞİM KONGRESİNDEN...

AYŞE YAMAÇ’IN ESERLERİNDE “BABA” İMAJI

Yrd.Doç.Dr. Türkan KUZU
Anadolu Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Bölümü
Alman Dili ve Eğitimi Anabilim Dalı


İnsanoğlu doğumundan yetişkinliğine kadar geçirdiği dönemde sürekli bir büyüme, gelişme ve değişme içindedir. Doğumunda kendisine tamamen yabancı bir dünyaya gözlerini açan çocuk, yaşamını sürdürebilmesi için yeterli donanımdan yoksundur. Süreç içinde edindiği bilgi, beceri ve deneyimlerle kendine yeten, bağımsız bir birey durumuna gelir. Bu süreçte kendisine yardım edenlerin başında onun ilk toplumsal çevresini oluşturan ailesi gelir.

Aile çocuğun hem beslenme, korunma ve diğer fiziksel gereksinimlerini hem de sevgi, güven gibi duygusal gereksinimlerini karşılar, aynı zamanda da yetiştirme biçimleri ve tutumlarıyla çocuğun kişilik oluşumunu büyük ölçüde etkiler, toplumsal değerleri çocuğa aktararak da sosyalleşmesine yardımcı olur.

Çocuğun bakım ve eğitimini üstlenen aile kurumu içinde bu görevden birinci derecede sorumlu tutulan annedir. Çocuğun eğitimi günümüzde tamamen annenin eline bırakılmıştır. Bu durum sadece bizim ülkemizde değil, hemen hemen tüm dünya ülkelerinde aynıdır (bkz: Güngörmüş, 2004, ss. 245-247; Atabek, 2006, ss. 28-29; Yavuzer, 2004, s.132; minikeller.com; elitkadın.com; www.achim-schad.de). Çocuğun bütün tutum ve davranışlarından anne sorumludur.

Çocukların hayatında gizli kahramanlar olarak yer eden babalar maalesef anneler kadar ön planda görünmezler. Çünkü baba, “ ‘güç’ ile, ‘otorite olmak’la, ‘yetkili olmak’la özdeştir, bunun karşılığında da ‘ailesini, çocuklarını, yuvasını, tehditlere, tehlikelere karşı korumak’la yükümlüdür” (Atabek, 2006, s.34). Bu yüzden de geleneksel kültürümüzde “baba” figürü yüzü gülmeyen, kendisinden hep korkulan, çok az konuşan, mesafeli, duygularını hele de sevgisini belli etmeyen, söyledikleri emir sayılan bir “otorite”yi simgeler. Ağlaması bağışlanmaz, yakınması hoş karşılanmaz. Çocuklarıyla yüz göz olması yanlış sayıldığından onların üzüntülerine, sıkıntılarına ortak olması beklenemez. Bütün bunlar “şefkat”i simgeleyen annenin görevidir.

Ancak çocuğun gelişiminde annenin olduğu kadar babanın da etkin olması, onun iyi bir birey olarak yetişmesinde oldukça önemlidir. Çünkü çocuklar için en güzel rol-model anne ve babalardır. Baba, özellikle erkek çocuklar için ileride sergileyecekleri tutum ve davranışları için örnek alınan kişi, kız çocuklar için ise seçecekleri eşlerinde arayacakları özellikleri taşıyan bir örnektir. Bu bağlamda “baba” çocuğun gelişiminde, eğitiminde en az anne kadar önemlidir.

Uzun yıllar geleneksel özellikleri taşıyan babanın aile içindeki rolü 70’li yıllardan sonra yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Kadınların iş hayatına girmesi, aile bütçesine ortak olması, bilinçlenmesi gibi değişik etkenlerden dolayı artık babalar da zamanla eski rollerinden sıyrılarak, çocuklarıyla daha iyi iletişim kurmaya çalışan, sorunlarına ortak olan, onlarla bazı şeyleri paylaşan, oyunlar oynayan, dersleriyle ilgilenen konuma gelmeye çalışmaktadırlar. Ancak ülkemizin geneline baktığımızda bu konuda henüz daha istenilen sonuca geldiğimiz pek söylenemez. Yani ülkemizin farklı yörelerinde hala çok farklı “baba” rollerini görebilmekteyiz. Kimisi çok iyi, kimisi hala geleneksel tarzda, kimisi duygularını gösteremeyen, kimisi oldukça rahat bir şekilde duygularını ifade eden, kimisi çok ilgili, kimisi ise tamamen ilgisiz, kimi istediği halde yaşam koşullarından dolayı çocuklarıyla yeterince zaman geçiremeyen, kimisi de zamanı olduğu halde başka işlerle meşgul olan bir konumdadır. Oysaki çocuğun baba ile iletişimi, onun tüm yaşamını etkileyen davranışlarına yansır. Bu yansıma doğaldır ki, olumlu da olabilir, olumsuz da.

Türk Çocuk ve Gençlik Edebiyatı yazarlarından Ayşe Yamaç kurguladığı ilk gençlik romanlarında farklı “baba” figürlerini ele almış, olumlu modellerin çocuğu nasıl iyi bir birey yaptığını, olumsuz modellerin ise çocuğu nasıl bir yola sürüklediğini, ruhsal yaşamlarında nasıl derin yaralar açtığını gözler önüne sermiştir. Bu bildiride Yamaç’ın 2007’den bu yana yazdığı beş romanı “baba” imajı açısından incelenecektir.

“Düşlerin Ötesi” lise son sınıfta okuyan Umut’un yaşamından bir kesiti sunmaktadır okuyucusuna. Umut derslerinde pek parlak değildir ama kendisi oldukça yakışıklıdır. Hayata hep karamsar bakan bir çocuktur. Annesini hiç tanıyamamıştır çünkü onu doğururken ölmüştür. Babası da Umut’u anneannesinin yanına bırakıp gider. Babası büyük bir gazetenin savaş muhabiridir. Bu yüzden de hep ülke dışındadır, yalnızca yıllık izinlerinde görüşebiliyordur oğluyla. “Babasına, hiçbir zaman yakınlık duyamamıştı. Çoğu kez konuştukları üç beş cümleyi geçmezdi. Birlikte tatil yaparlar, tiyatroya ya da sinemaya giderlerdi, o kadar! Bunları, zorunlu bir görev gibi yapardı Umut. Ne de olsa, tüm gereksinimlerini o karşılıyordu; baba ilgisi ve sevgisi dışında” (Yamaç, 2007a, s.11). Umut “çoğu zaman, bir babamın olduğunu bile unutuyorum. Yılda birkaç kez görülen bir adamdan, baba olur mu?”(a.g.e. s.14), “Acaba, beni düşündüğü oluyor mu hiç? Ne düşünecek? Düşünecek başka şeyleri olsa gerek! Beni düşünen adam, en azından haftada bir kez telefon eder” (a.g.e. s.14) derken aslında babasına sitem etmektedir. Çünkü dışarıdan belli etmese de yoğun bir baba özlemi çekmektedir.

Uzmanlar, babadan uzun süre ayrı kalan çocuklarda hırçınlaşma, saldırganlık, aşırı hassasiyet, özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, içe kapanma gibi davranış bozuklukları görülebilir (bkz: Yavuzer, 2000, s.141; Yörükoğlu, 1986, s.139; Özkardeş, 2006, ss.125-131; Yavuzer, 1999, s.77; Özgüven, 2001, s.ss.197-199) demektedir. Umut da artık derslerine girmiyor, girse de olay çıkarıyor, babasıyla telefonda görüşmüyor, arkadaşlarıyla sorunlar yaşıyor, davranışları değişmiş, hırçınlaşmış, yaşlı anneannesini azarlamakta, sorduğu soruları yanıtsız bırakmaktadır. Ne yapacağını şaşıran anneanne, bu durumu babasına iletmiş, o da yakında döneceğini söylemiştir. Babasının geldiği gece, önemsemeden, soğuk bir şekilde

“Hoş geldin baba, dedi. Odasına yönelmişti ki babası: Gel oğlum! Hiç olmazsa sana bir sarılayım! Seni çok özledim, dedi. Umut, isteksizce döndü. Babası kendisine sarılırken kazık gibi durdu. İyi geceler! Çok uykum var. Yarın konuşuruz, diyerek odasına yürüdü. Aslında uykusu büsbütün açılmıştı. Yalnız, babasıyla konuşmayı hiç istemiyordu. Yatağına uzandı. Gözleri, tavana bir noktaya asılı kaldı. Babası için neler hissettiğini düşünmeye koyuldu. Beynini, yüreğini zorladı, ama hiç. Koskoca bir hiç! Ne bir sevgi kırıntısı, ne de bir ilgi zerreciği bulabildi. Sıradan bir yabancıdan hiç farkı yoktu Umut için. (a.g.e. s.39) Anılara daldı. Gereksinim duyduğunda hiçbir zaman onu yanında bulamamıştı ki! Annesi, kendini doğururken öldüğü için, içten içe bir suçluluk bile duymuştu. Yoksa, babası da mı onu suçluyordu? Onun, ne suçu olabilirdi? Annesizlik, yeterince güçlü zaten. Bir de babası olduğu halde babasızlığı yaşamak, onun içinde hep bir yara olarak kalmıştı. Şimdi, ne hissetmesini bekliyordu ki? Ona olan sevgisi, yılların acısıyla kine bile dönüşebilirdi. Ama, kin duymuyordu ona. Hiçbir şey duymuyordu (a.g.e. s.40).

Yukarıdaki alıntıda baba-çocuk ilişkisinin zayıf olmasının, çocuğun babadan uzun süre ayrı kalmasının ve sevgisizliğin onun yüreğinde nasıl derin yaralar açtığı çok net görülmektedir.

Umut ve babası, daha sonraki gün konuşmak için dışarıya çıkar, babası Umut’un davranışlarından ve kendi hakkındaki konuşmalarından sonra ona, annesiyle tanışmasını, evlenmesini, işini, onu kaybettikten sonra neler yaşadığını, çaresizlikten kendisini anneannesine bırakmak zorunda kaldığını, suçluluk duygusundan ve ortamdan uzaklaşmak için nasıl savaş muhabiri olduğunu, para göndermek ve yıllık izinlerini oğlunun yanında geçirmekten başka seçeneği olmadığını uzun uzun ve açıkça anlatır. Umut bunları duyduktan sonra babasına karşı biraz yumuşar ve kendisini sevdiğini kanıtlaması için onu Irak’a götürmesini ister. Babasının tüm karşı çıkmalarına karşın gitmekte ısrarcı olur. Oğlunun kendisinden iyice kopmasından korkan baba bunu kabul eder, ama içi rahat değildir. Çünkü bu çok tehlikelidir, zira Irak’ta savaş vardır. Şartlar çok kötüdür. Bir hafta sonra yorucu ve bir o kadar da zor bir yolculuktan sonra Irak’a varırlar. Umut babasını iş ortamında daha iyi tanıyacağını düşünmektedir. Bunu şu cümlelerle aktarmaktadır. “Hiç bir zaman baba-oğul ilişkisi içinde olmamışlardı ki! Yıllarca yanında olan, gereksindiğinde ona destek olan, sevgiyle kucaklayabilen bir babanın varlığını hep özlemişti. Buna hiç sahip olamayacağını bile bile, bu özlemi hep diri tutmuştu içinde. Bu yolculuk için ısrar etmesinin sebebi belki de bu umutlardı” (a.g.e. s.78). Ancak, gördüğü olaylar karşısında babasının soğukkanlılığı onu babasından nefret eder hale getirmiştir. “Bu kadar acımasız bir adam, nasıl benim babam olur? Yüreğinde bir öfke dalgası kabardı. Yine de kendini tuttu ve babasını izlemeyi sürdürdü. Düşündükçe babasına karşı olan öfkesi artıyordu (a.g.e. s.59). Umut, babasının işi gereği böyle davrandığını bilmiyordu, çünkü babasıyla hiç doğru dürüst konuşamıyorlardı. Baba-oğul içten içe birbirlerine karşı duygularını, pişmanlıklarını, öfkelerini dile getiriyorlar ama bunu yüz yüze konuşamıyorlardı. Ancak savaş ortamını yaşadıkça, Umut ve babası birbirlerini tanımaya ve anlamaya başlamışlardır. Bir gün babası yine işe çıkmış, Umut otelde kalmıştı. Babasının bindiğe taksiye bir roket isabet etmiş ve ölmüştü. Umut henüz daha yeni bulduğu babasını yine kaybetmişti.

Eserdeki baba, oğlu ile birlikte olamamış, babalığı hiç tatmamış ve tattıramamış bir kişiliktir. Zira eşinin ölümünden kendini suçlu tutarak ortamdan uzaklaşmak için henüz yeni doğmuş çocuğunu anneannesine bırakarak Ortadoğu’ya savaş muhabiri olarak gidiyor. Oğlunu sevip sevmediğini bilmeyen, bunu da hiç düşünmeyen, ancak oğlunun sorunlar yaşamaya başlamasıyla onunla mecburi birlikte olan, o zaman kendine itiraflarla cahilliğini, pişmanlığını öğrenebildiğimiz ama yine de oğluna bunları söylemeyen, belki de söylemek için vakti olmayan bir baba imajı çiziyor.

Eserde babanın yokluğunun, çocuğu ile iletişimsizliğinin, yeterince sevgi ve ilgi göstermemesinin çocuğun yaşamını nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde anlatan Yamaç, “Sokaklar Düş Yangını” adlı eserinde de anne ve babası ayrılan çocuğun yaşamından kesitler sunmaktadır.

Özgür, anne babasıyla birlikte yaşayan mutlu bir çocuktur. Anne ev hanımı, baba çalışıyor. Hafta sonları pikniğe gidiyorlar, pikniğe gitmeden önce birlikte uçurtma yapıyor, piknikte uçuruyorlar. Günler böylece geçip gidiyor. Sonraları babanın çocukla, evle, eşle ilişkisi gitgide değişiyor, azalıyor, eşle kavgalar başlıyor ve bir gün valizini alıp başka bir kadınla yaşamak için gidiyor ve sonrasında boşanma. Anne yaşamını devam ettirmek için çalışmaya başlıyor, Özgür için evde yalnız kalma, okula yalnız gitme, okuldan gelince yalnız başına anneyi bekleme süreci başlıyor. Böyle günlerde evlerinin yanındaki lunaparka takılıyor, bir gün oradaki tinerci çocuklarla tanışıyor ve hayatı tamamen değişiyor, tecavüze uğruyor, kötü alışkanlıklar ediniyor, madde bağımlısı oluyor. Annesinin, üvey babasının, akrabalarının çabaları sonuç vermiyor. Özgür onları hep reddediyor. Özgür de hiç bitmeyen, gitgide artan bir baba özlemi. Eserin sonunda Amatem’de süren bir tedavi ve teyzesinin oğlu Kaya abinin çabalarıyla hayata yeniden tutunuş.

Babanın Özgür’e karşı tutumu ilk başlarda oldukça iyi olmasına rağmen gitgide değişmektedir. Bunu aşağıdaki alıntıda görebilmekteyiz.

“Okula başladığı ilk hafta sonu… Cumartesi bütün gün uğraşmışlar, annesi ile uçurtmasını yapmışlar. Babası da kuyruğunu takmış. Öyle güzel olmuş ki uçurtması!.. Ertesi gün pikniğe gitmişler, Özgür bütün gün uçurtma uçurmuş. (…) Akşamın olmasını istemiyor, ama zaman çok çabuk geçiyor. (…) Ondan sonra bir daha kıra çıkacak zamanları olmuyor. Soruları oyalayıcı yanıtlarla geçiştiriliyor:
-Baba, ne zaman kıra çıkacağız? Ben, uçurtmamı uçurmak istiyorum.
-Bu hafta çok işim var oğlum, haftaya.
-Anne, hani kıra çıkacaktık?
-Havalar serinledi oğlum. Şimdi hasta olursun. Baharda çıkarız” (Yamaç, 2007b, s.14).

Özgür için ne hafta sonu ne de bahar geliyor. Her gün sorularını yineliyor, ama annesi ile babasının hep işleri oluyor. Babasının tavırları gittikçe sertleşiyor.

“Babasını istemiyor. Babasının çok değiştiğini, eve hep içkili geldiğini görüyor. (…) annesinin hıçkırıkları, babasının kapıyı çarpıp gitmesi, her akşam yinelenen bir oyunun parçalarına dönüşüyor. Akşam olmasın istiyor. Gündüzleri, okulu ve annesi var. Bu ona yetiyor. Akşamlardan korkuyor. Karanlık, çığlık ve hıçkırık kusuyor. Çığlıkları da hıçkırıkları da duymak istemiyor. Babasını da görmek istemiyor. Babası son zamanlarda onu unutmuş gibi zaten Kucağına alıp okşamıyor bile. Derslerini de sormuyor. Özgür’ü görmüyormuş gibi davranıyor. Yalnız Özgür’ü de değil üstelik, kimseyi görecek durumda değil. Her zaman içki kokuyor, ayakta sallanıyor. Özgür de ondan iyice uzaklaşıyor. O geldiğinde, uyumayı seçiyor. Karanlık duvarlar, babasının öfkeli yüzüne dönüşüyor” (a.g.e. s.17).

Anne baba kavgalarına şahit olan çocuklarda “dalgınlık, gece korkuları, karabasanlar, iç sıkıntıları yakınmaları, huysuzluk, hırçınlık, özgüven eksikliği gibi davranış bozuklukları başlayabiliyor” (Yörükoğlu, 2008, s.144; Atabek, 2006, s.194). Tıpkı Özgür de olduğu gibi.

Günler böyle kavga dövüş içerisinde geçiyor. Bu arada Özgür babasının evden uzaklaşmasının sebebi kendi davranışları olduğunu düşünerek suçluluk hissediyor, ama ona bu konuda suçlu olmadığı söyleniyor. Özgür, üçüncü sınıfta karnesini aldığı gün sevinçle eve geliyor, ancak onu kötü bir sürpriz bekliyor. Çünkü babası bir başka kadın için evi terkediyor. Özgür’ün yalvarmaları boşuna.

“Giderken yalnızca, onu kucaklayıp öpüyor babası. Onu görmeye geleceğini söylüyor. Özgür’ün gözyaşları, annesi ile babasının yeniden başlayan kavgaları arasında yitip gidiyor. Kendini yerlere atıp ‘Gitme baba!’ deyişi bile işe yaramıyor. Babası, Özgür’ün kollarını, kendi bacaklarından güçlükle sıyırıyor. Çığlıklarına da yalvarışlarına da aldırmıyor. Kapıyı çekip gidiyor. (…) Babam beni sevmiyor sevgili uçurtmam. Gördün işte. Tüm yalvarmalarım boşa gitti. Beni dinlemedi bile. Beni sevseydi kalırdı, değil mi? (…) Beni silkeleyip atıverdi. Bacaklarına sarıldım da ellerimi acıtarak çözdü yine de. Sevmiyor, değil mi? Evet evet, sevmiyor. (…) Şimdi ben babasız mı olacağım? Arkadaşlarıma ne diyeceğim? Onlar benimle alay etmeyecekler mi? Babam geri gelsin; yalnızca akşamları… Herkes babam olduğunu bilsin, yeter! Bir de içkili olmasın babam. Annemle de kavga etmesinler” (a.g.e. s.21).


Özgür akşamların olmasını hiç istemiyordu, ama şimdi babasız kalmaktansa onun akşamları eve gelmesine razı oluyor. Zira babasızlığın canını daha çok acıtacağını hissedebiliyordu.

Baba arada bir hafta sonları geliyor, bir iki saat oğluyla vakit geçiriyor ve gidiyor. Ancak zamanla bu gelişler seyrekleşiyor ve artık hiç gelmiyor. Belki sorunlarından birazcık uzaklaşır diyerek düşünen annesinin onu Antalya’ya teyzesinin yanına götürme isteğine Özgür karşı çıkar ve babasıyla kalmak istediğini söyler. Annesinin babasının yeni eşi ile tatile gittiğini söylemesi Özgür için tam bir yıkım olur.

“Özgür’ün yüreğinde fırtınalar kopuyor. Kendisiyle uçurtma uçuracak bile zaman bulamayan babası, yeni eşiyle tatile gidiyor. Demek ki söyledikleri hep yalan… Tamam ayrıldıklarına bir şey demiyor… Yani artık demiyor. (…) Ama kendisini silip atmasına dayanamıyor, kabullenemiyor. Kendisini gerçekten sevmediğine bütünüyle inanıyor artık” (a.g.e. s.26).

Teyzesinin kızıyla oynarken “baba” sözcüğünü duyunca içine bir hüzün oturuyor (a.g.e. s.33), oyun alanından kaçıyor, arkadaşları kendisiyle alay ediyor, onlara küsüyor, yavaş yavaş arkadaşlarından uzaklaşıyor, içine kapanıyor, düşlerinde babasını görüyor, babası öfkeli öfkeli bakıyor Özgür’e, Özgür korkuyor, korkudan çığlık atıyor, uyanınca annesine sarılıyor, onun da kendisini bırakıp gideceğini zannediyor.

Annesi bir taraftan Özgür’e babasının yokluğunu aratmamaya çalışıyor, bir taraftan da iş arıyor. Sonra bir iş buluyor. Özgür artık evde yalnız. Anne işe giderken yemeğini hazırlıyor. Özgür kalkıyor, yemeğini yiyor, okula gidiyor, okuldan dönüyor, evde kimse yok. Can sıkıntısından evlerinin yakınındaki lunaparka gidiyor. Atlı karıncadaki atı görünce aklına babası ile çiftlikte ata bindiği günler geliyor, içi bir tuhaf oluyor. Hergün o atı görmeye gidiyor. İşte o günlerden birinde tinerci çocuklarla tanışıyor, onlarla arkadaş oluyor, huyu değişmeye başlıyor, arkadaşlarıyla kavga ediyor, annesi babasını çağırıyor yardımcı olması için. Baba eve gelince Özgür’ün durumunu soracağına bağırıp çağırmaya başlıyor.

“Özgür ağzı açık bir şekilde bakakalıyor. Babasının gözlerinden fışkıran öfkeye, yüz kaslarındaki seyirmeye (…) bakıp kalıyor. Bunca aydan sonra, yalnızca bunları söylemek için mi geldiğini düşünüyor. Babasına karşı içindeki öfke büyüyor. Nefrete dönüşüyor” (a.g.e. s.68). Sonraki birkaç gün, babasından başka bir şey düşünemiyor. Onun hırçınlığı, sevgisizliği, bir kez bile kendisine sarılmaması, ne olduğunu sormaması bir türlü aklından çıkmıyor. Bu durumu kabullenemiyor da. Bir kez bile öpmedi diye içinden defalarca yineliyor. Sürekli kucağında ata bindiği, birlikte uçurtma uçurduğu babasını arıyor, bulamıyor” (a.g.e. s.70).

Sonra onu unutmaya karar veriyor, o günden sonra Özgür çok hırçın ve sinirli oluyor. Tinerci çocuklara biraz daha yaklaşıyor, çünkü onlar Özgür’e değer veriyor, derdini soruyor, çekmesi için tiner, sigara sunuyor, bağırmıyor vb. Bu arada annesi evleniyor. Üvey babası aslında çok iyi birisi, Özgür’e yardım etmek istiyor, ancak Özgür bunu reddediyor, evden kaçıyor, tinercilere sığınıyor, bu arada iyice madde bağımlısı oluyor, çalıyor, cepçilik yapıyor, iki kez yakalanıyor, sığınma evinde tedavi ettiriliyor ama çıkınca yine başlıyor maddeye ve çalmaya. Bu arada tecavüze uğruyor. Bu onu çok hırpalıyor. Yine tedaviye gidiyor. Bu arada üvey baba Özgür’ün babasını arıyor. Baba yine bir hışımla geliyor, bağırıp çağırıyor, anneyi, Özgür’ü suçluyor ve oğlunu sürükleyerek arabaya götürüyor, yolda kaza oluyor, baba ve Özgür hastaneye yatırılıyor. Bu arada Özgür’ün de arınma tedavisi yapılmaya başlanıyor. Ancak Özgür buna direniyor. Sonra teyzesinin oğlu Kaya abiden yardım isteniyor. Çünkü Özgür onu çok seviyor, onun sözüne güveniyor, Kaya abi de Özgür’e değer veriyor, onu dinliyor. Elele vererek tedavi tamamlanıyor.

Parçalanmış aile çocuklarında, boşanmaya dayanan ayrılıklarda çocuklar çok fazla etkileniyor, yaşadıkları olaylar onların kişiliğini, kişilik gelişimini, ahlak gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Bu gibi durumlarda, baba yoksunluğunun etkisini “sosyal baba” olarak tanımlanan, babanın yerini alabilecek modellerin varlığı azaltabilir (bkz: Özkardeş, 2006, ss.135-147; Yavuzer, 1999, s.86; Güngörmüş, 2004, s.253), bunlar, dayı, amca, teyze, kuzen olabilir. Özgür’ün de Kaya abisi burada “sosyal baba” pozisyonunda, ona yardımcı olan kişidir.

Eserdeki baba, boşanmadan önce oldukça ilgili, sevecen birisi, ancak eşi ile boşandıktan sonra tamamen değişerek çocuğuna da yüz çevirmiş, bir bakıma ondan da boşanmıştır. Çevremize baktığımızda bu tür babaların varlığı hiç te azımsanacak gibi değildir. Çocuğun yaşamında nelere yol açacağını göstermesi açısından oldukça çarpıcı bir örnek.

Ama ülkemizde hep böyle kötü örnekler yok. Baba rolünün zaman içerisinde olumluya dönüştüğünü, Yamaç, “Yazgülü” adlı eserinde ortaya koymaktadır. Eser, Ağrı’nın bir köyünde, annesini birkaç yıl öncesinde kaybeden, beş kardeşi, ninesi, babası ve ev işleriyle baş başa kalan, içinde okuma aşkı olan, ancak töre gereği okutulmayan Yazgülü’nün yaşam mücadelesini ve babasının kendisini okutması için gösterdiği çabayı anlatmaktadır.

“Yazgülü on iki yaşındaydı. Beşinci sınıfı, geçen öğretim yılında bitirmişti. Tüm ağlayıp zırlamalarına karşın, okul yaşamının bittiğini söyleyivermişti babası. Bundan sonra evde oturacak, ninesinin buyruklarını yerine getirecek, kardeşlerine göz kulak olacaktı” (Yamaç, 2008, s7). Okulunu bitirdiği gün öğretmeni babasıyla konuşmaya, onu Yazgülü’nü okutmak için ikna etmeye karar verir.

“-Yapma Rıza Efendi! Bu çocuğu boynu bükük bırakma! Böylesine zeki bir çocuk herkese nasip olmaz. Geleceğini karartma çocuğun.
-Olmaz dedik hocahanım! Evde oturacak Ninesine yardım edecek. Kardeşlerine bakacak. Kız kısmının okumak neyine! Beşi bitirdi işte, daha ne ister!
-On yıl sonra iki binli yıllara gireceğiz. Zaman değişiyor. Bu çağda böyle düşünmenizi anlayamıyorum doğrusu! Ben de kızım, ama okudum. Kötü mü olmuş Rıza Efendi? Benim gibi köyünüze öğretmen olsa, iyi olmaz mı?
-Seni bilmem hocahanım. Bizim buraların töresi böyledir. Hiç göndermezdim, ama rahmetli anasına söz vermiştim. Sözümü tutmuşum. İçim rahattır. Hiç boşuna çeneni yormayasın. Zaten, ninesi de yaşlıdır. O giderse kardeşlerine kim bakacak? Beş tane çocuk, sersebil mi olsun? Anaları yoktur, bilirsin?
-Beş çocuğun sorumluluğu şu kadarcık çocuğa yüklenir mi Rıza Efendi? El insaf yani!
-İşimize karışmasan iyi edersin hocahanım. Şu kadarcık dediğin çocuk iki seneye varmaz gelin olur; evini ocağını bilir” (a.g.e. ss.8-9).

Bu konuşma öğretmenin ikna çabalarının boşa gittiğini göstermektedir. Baba törelere bağlı birisi gibi görünmektedir. O coğrafyada kız çocuklarının okutulması törelere göre imkansızdır, ancak Rıza Efendi eşine söz verdiği için kızının ilkokulu bitirmesine izin vermişti. Yani aslında iyi birisi, ama törelere karşı çıkmak istemiyor.

Yazgülü, babasını hem çok seviyor, hem durumuna üzülüyor hem de ondan çok korkuyordu, hep sinirliydi, sabahtan akşama kadar tarlada çalışıyor, eve gelince karnını doyuruyor, yorgunluktan iki çift laf bile edemeden uyuyup kalıyordu. Ninesi ise bu yaştan sonra torunlarına bakmak zorunda kaldığı için sürekli konuşuyor, şikayet ediyor, Yazgülü’nü devamlı azarlıyordu. “Yazgülü, ninesine çok kızıyordu. Babası da ara sıra ninesinin yüzünden onu azarlıyordu, ama aslında kendisine kıyamadığını, ninesinin gönlünü etmek için böyle davrandığını biliyordu” (a.g.e. s. 19). Ninesi ise babasının Yazgülü’nü şımarttığını düşünüyordu.

Yaz gülü sıkılıyordu, boğuluyordu, babası bir türlü okumasına izin vermiyordu, onun ise okuma fikri aklından hiç çıkmıyordu.
“-Baba, okula gideceğiz değil mi?
-Ne okulu çıldırtma beni! Sen aklını mı yedin? Okul aklını fikrini almış! Çıkar aklından okul fikrini! Olmaaaz! Hiç görülmüş mü bu köyde kızların okuduğu?
-Bir kez görülse ne olur baba?
-Beni çileden çıkarma! Ninen haklı sanırım, sana çok yüz verdim” (a.g.e. s.25).

Yazgülü susuyordu, ama yüreğini susturamıyordu. Ne yapıp edip okumanın bir yolunu bulmak istiyordu, okumak ve öğretmen olmak. Küçük yaşına rağmen koca evi çekip çevirmek, kardeşlerine bakmak, söylenenleri, azarlamaları sineye çekmek ona zor gelmiyordu, yeter ki babası onun okumasına izin versin, tek dileği buydu.

Bu arada ninesinin zorlamasıyla babası evlenmeye karar verir. Birkaç gün yakın köyleri gezdikten sonra yirmi beş yaşlarında, eşinden ayrılmış, çocuğu olmamış Nazlı’yı eş olarak eve getirir. Nazlı, çocuklarla hemen kaynaşır, onun içinde de okuma isteği bir uhde olarak kaldığından Yazgülü’nü çok iyi anlar ve ona yardım etmeye karar verir. Nazlı’nın tüm çabası artık eşini Yazgülü’nü okutmaya ikna etmektir. “Ama Rıza Efendi Nuh diyor peygamber demiyordu. O yörede kızların okuduğu da nerede görülmüştü? Eski köye yeni adet mi getiriyorlardı” (a.g.e. s60). Nazlı da inatta babadan geri kalmaz. Kızın okumasına izin vermezse annesinin evine geri döneceğini söyler. O günden sonra evde tat tuz kalmaz ve Nazlı bir gün evi terk eder. Bunun için babası ve ninesi Yazgülü’nü suçlar.

“Kııız! Adı batasıcaaa! Nazlı senin yüzünden gitmiş, öyle mi? Hiç utanmadın mı kız babanın yuvasını yıkmaya. Bundan sonra babanın yüzü güler mi? Okuyacakmış! Kız sen delirdin mi? Baban ne yapsın? İstediğin, görülmüş, duyulmuş şey mi? Yarın varırsın birine, evini ocağını bilirsin. Zaten gelmişsin on üçüne. Kız kısmının, babasının evinde on dördünü doldurması uygun değildir. Şurada bir yıla kalmaz gidersin kocaya. Bunun için babanın ocağını dağıtmaya utanmadın mı?” (a.g.e. s.66).

Yazgülü için yaşam çekilmez olmaya başlar, babasına okumaktan vazgeçtiğini, Nazlı ablasını alıp getirmesini söyler. Baba Nazlı’yı almaya gider. Nazlı Yazgülü’ne izin vermezse geri dönmeyeceğini söyler. Baba ise bütün köylünün kendisine güleceğini, tefe koyup öttüreceğini söyleyerek yine “hayır” der ama muhtar da otoriter tutumuyla Yazgülü ve Nazlı’yı destekleyince razı olur. Dünyalar Yazgülü’nün olmuştur. Hemen okula gidip sınav için gerekli evraklar doldurulur ve ders çalışmaya başlar. Bir gün Yazgülü tandırda ders çalışırken üşütür, hemen hastaneye götürülür. Hastanede babasının kendisine karşı gösterdiği ilgi, sevgi, özen Yazgülü için en büyük mutluluktur. Çünkü bu babasının kendisini sevdiğinin somut göstergesidir. Zaman akıp gider, Yazgülü yatılı okul sınavına girer, sonuçlar açıklandığında dünyalar onun olmuştur, ancak erkek kardeşi kazanamadığı için babası yine “tek başına göndermem” diye karşı çıkar. Devreye yine Nazlı girer ve sorun çözülür.

Yazgülü, bir gün Nazlı ablası ile tarlaya giderken komşularının oğlu Cafer Yazgülü’nün başörtüsünü başından kapar. Bu o yörede artık o kızın o oğlanla evlenmesi gerektiğine dair bir gelenektir. Yazgülü’nün dünyası başına yıkılır. Birkaç gün sonra Cafer’in annesi ve babası Yazgülü’nü istemeye gelirler. Onlara göre iş olup bitmiştir. Ama Rıza Efendi törelere karşı gelerek kızını onlara vermez. Üstelik kızının başına bir şey gelirse mahkemelerde süründüreceğini söyler. Kızını koruması, kızı için törelere karşı çıkması Yazgülü’nü çok mutlu eder, babası gözünde bir kahramandır, üstelik bu olay köyde bir milattır. O güne kadar hiç kimse ne kızını okutmuş ne de törelere karşı gelmiştir.

Eserdeki baba, önceleri duygularını gösteremeyen, törelere karşı çıkamayan bir kişilik olsa da, yaşanan olaylar karşısında tek başına törelere karşı gelebilen, köylüyü karşısına alan, söylenen sözleri sineye çekmeden karşılığını verebilen, kızını, eşini ve ailesini savunan, koruyan örnek bir baba olarak nitelendirilebilir. Çünkü baba, çocuklar için dış dünyayı temsil eden bir figürdür. Çocuk babadan takdir, övgü, güven ve sevgi alırsa, babası için değerli olduğunu hissederse, dış dünyaya daha fazla güven duyabilir ve kendini güvende hissedebilir, sosyal uyum yetenekleri artar, liderlik özellikleri gelişir (bkz: www.minikeller.com; www.pudra.com), burada da Yazgülü kendinden sonra okumak isteyen kızlara belki de lider olacaktır.

Yamaç, “Hayalet Peşinde” adlı eserinde onbir yaşındaki Salih’in yaşamından bir kesite ayna tutuyor.

Salihlerin mahalleye bir hırsız dadanmıştı. Salih’in pantolonu, kümesteki yumurtalar, manavdan meyve ve sebzeler çalınmaktaydı. Salih bir gece yatmaya hazırlanırken, dışarıdan gelen tıkırtının ne olduğunu anlamak için pencereden dışarı bakar ve korkudan donakalır, çünkü gördüğü şey bir hayalete benzemektedir. Babasından korkusuna olayı annesine de söyleyemez, ertesi gün arkadaşlarına anlatır ve ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Bir hafta sonra Salih hayaleti yine görür. Mahallenin çocukları hayaleti yakalamak için plan yapar ve sonunda hayalet yakalanır. Yakaladıkları hayalet, sığınma evinden kaçmış ve hırsızlık yaparak yaşamaya çalışan bir çocuktur.

Eserdeki Salih, evin tek oğludur. Annesi Salih’in doğumundan sonra geçirdiği bir hastalıktan dolayı bir daha çocuk sahibi olamamıştı, o yüzden Salih’in üzerine titrerdi. Eşinin “Bu çocuğu çok şımartıyorsun Raziye!. Bir gün başımıza çıkaracaksın! Şimdiden ne vardan anlıyor, ne yoktan! uyarılarını bile kulak arkası etmişti” (Yamaç, 2009, s.9). Raziye eşinin neden böyle sert olduğunu anlayamıyordu. “Kocasının kendisine yansıtmadığı bu sertliği yalnızca oğluna karşıydı. Bir başkası, onun gerçek babası olduğundan bile kuşkulanabilirdi. Bunu eşine söylediğinde, eşi ‘O, benim de çocuğum Raziye. Ben, onun kötülüğünü ister miyim? Yalnızca, şımarık büyümesini istemiyorum’ demişti. Raziye ise, bu mantığı anlamakta güçlük çekiyordu. Eğer gösterilmezse, sevginin ne değeri kalırdı ki?” (a.g.e. s.23). ). Raziye, kocasının sinirinden oğlunu korumak için Salih’in yaramazlıklarını bile üstlenmişti.

Salih de bu durumun ayrımındadır. Ne zaman bir isteği olsa annesine fısıldar, “babasından ise hep uzak durur; ondan çekinir, hatta korkardı. Akşam olup da babasının esmer yüzü ve iri bedeniyle kapıda görünmesi, Salih’in içini ürpertirdi. Babası eve gündüz bile gelse, Salih gece olmuş gibi bir duyguya kapılırdı. Babası ona şaka da yapsa, sevmeye de kalksa, yüreğindeki korkuyu silemezdi” (a.g.e. s.9). Halbuki annesinin her sözünden sevgi akıyordu. “Keşke, babam da böyle olsaydı” (a.g.e. s. 29) diye düşünüyordu Salih.

Babası Salih’i hep azarlardı, azarlanmak onun canını çok acıtıyordu. “Bir de babam tarafından azarlanmak yok mu; işte ona dayanamıyorum! Ben, çocuğumu asla azarlamayacağım. Onu, çok seveceğim; aynı annemin beni sevdiği gibi. Babam gibi bir baba olmayacağım. Babası konusundaki düşünceleri, gözlerinden iki damla yaş akmasına neden oldu” (a.g.e. s.30) sözleri Salih’in farklı bir babaya yani, sevecen, sevgi dolu, onu dinleyen, ona kızmayan bir babaya özlemini anlatmaktadır.

Salih’in bacakları ağrıyordu. Annesi onu doktora götürür ve doktor bunun büyümekten kaynaklandığını, korkulacak bir şey olmadığını söyler. Eve geldiklerinde babası “Nesi varmış oğlanın, diye sordu annesine. Bir şeyi yokmuş. Hızlı büyümekten kaynaklanıyormuş. Kendisi orada değilmiş gibi yapılan konuşmalar, Salih’in canını sıkmıştı. Babası, neden kendisine sormuyordu ki? Ne zaman, onun çocuk olmadığını anlayacaktı.(a.g.e. s.35). Babasının kendisini yok sayması çok ağrına gidiyordu Salih’in.

Babanın çocuğuna olan sevgisini yeterince gösterememesi, çocuğun kendini değersiz hissetmesine neden olabiliyor, babadan uzaklaşıyor ve hatta nefret edebiliyor. Tıpkı Salih gibi. “Gözlerini yıldızlara dikip çok parlak olan birini seçti. (…) Sevgili yıldızım! Sana yüreğimdeki sevgiden bir demet yolluyorum. Lütfen, bir an önce büyüyeyim de şu babamdan kurtulayım! Bu arada, annemin sevgisinin birazını da babamın yüreğine koy, ne olur! Başka bir şey istemiyorum” (a.g.e. s.37).

Salih, babasının kendisini sevmediğinden emindi. Bir gün sofrada çorbayı beğenmediğini belirttiğinde, annesi taze fasulye olduğunu, eğer onu da beğenmezse istediği başka bir şeyi yapabileceğini söyler. O arada

“Şu çocuğu şımartma, dedim sana kaç kez Raziye, diye bağırdı babası içerden. Önüne ne konulursa, onu yesin. Salih, başını önüne eğdi. İçinden babasını boğmak geliyordu. Dişini sıktı. Sıkılı dişlerinin arasından fısıldadı: Anne, bu adam gerçekten benim babam mı? (…) Hiç yumuşak bir söz duymuyorum ki. Hep azar… Hep azar. O senin iyiliğini istiyor çocuğum. İstemez olsun! Bu ne biçim iyiliğimi istemek? Arkadaşlarımın çoğunun babası, hiç de böyle davranmıyor. Sen olmasan bu evden kaçardım anne” (a.g.e. ss.73-74).

Aslında Salih’in babası iyi birisi, ancak çocuğunun şımarmaması için böyle davranan, azarlamanın, sevgisizliğin bir eğitim aracı olduğunu düşünen, bu davranışlarıyla oğlunun nefretini kazanan, gerektiğinde onun yanında olmayan, onu özgüven eksikliğine sevkeden, geleneksel tarzda bir kişilik. Ancak, oğlu hırsızın yakalanmasında baş rol oynayınca, onunla gururlanmış, sevgisini, ilgisini ilk kez oğluna yansıtabilmiştir.

“Salih’in yüreğini bir korku sarmıştı. Babasının kesinlikle kızacağını düşünüyordu. ‘Arkadaşlarımın yanında azarlamasa bari’ diye düşündü. İşte buna dayanamazdı. Bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakardı?
‘-Aferin benim aslan oğlum, dedi babası. Şimdi büyüdüğüne ve adam olmaya başladığına inandım’. Salih, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse! Ne olmuştu babasına? ‘Sakın, yanlış duymuş olmayayım diye düşündü. Ne olur! Ne olur! Doğru olsun!’ diye için için yakararak, başını kaldırdı. Babasının yüzüne baktı. Babasının gülümseyen gözlerini görünce yanlış duymadığına inandı. İlk kez, babasının kendisini sevdiğini ayrımsadı. Yüreğini bir sıcaklık sardı. Koşup babasına sarılmak geldi içinden ama yapamadı. Şimdilik bu kadarıyla yetinmesi gerektiğine karar verdi” (a.g.e. s.115).

İyi ki hırsızı yakalamışlardı. “Ona hırsız demeye dili varmıyordu aslında. O da kendileri gibi bir çocuktu. Kim bilir neler yaşadı? Durup dururken hırsız olmadı ya, diye mırıldandı. Yoksa, onun babası da benimki gibi miydi? diye düşündü bir an” (a.g.e. ss.118-119). Sonra, bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı.

“Bu gece babası bambaşkaydı. Sanki, her zamanki babası değildi. (…) Ne olursa olsun, babasının bugünkü durumu çok hoşuna gitmişti. Keşke, her zaman böyle olsaydı. Ertesi gün karakola gitmişler ve polisler annesi ile babasına; “Çok sevimli bir oğlunuz var, hem de çok akıllı, demişlerdi. Babası: Öyledir benim oğlum, demiş, Salih’in başını okşamıştı. Salih beklemediği bu davranış karşısında ne yapacağını bilememişti. Kızarmış, yalnızca önüne bakmıştı. Birinci sınıfa başladığı ilk gün dışında, babası hiç başını okşamamıştı ki! İyi ki hayaleti yakaladık! Babam, beni sevmeye başladı, diye düşünmüş ve mutlu olmuştu” (a.g.e. s. 119).

Yamaç, son olarak “Bizim Evde Grev Var” adlı eserinde Cengiz’in hayatından kısa bir bölümü okuyucusuna yansıtmaktadır. Eserde, Cengiz ve babasının davranışlarına kızan annenin, ev işlerinde greve gitmesi komik bir dille anlatılmaktadır.

Cengiz lisede, abisi ise İstanbulda üniversitede okumaktadır. Annesi ve babası öğretmendir. Cengiz ve babası çok dağınıktır ve iş konusunda anneye hiç yardım etmemektedir. Evin tüm sorumluluğu annenin üzerindedir. Anne bunlara birazcık ders vermek için evde bir süre greve gitmiştir. Ne konuşuyor, ne de iş yapıyordur. Bundan sonra herkes kendi işini kendisi yapacaktır.

“Annem, amma da inatçıymış! Nuh diyor da, peygamber demiyor! Ne odamı topluyor, ne de yemeğimi hazırlıyor. Çamaşırlarımı bile yıkamıyor. Onu böylesine kızdıracak ne yaptım acaba? Bir türlü anlamıyorum. İlk günkü kavganın üzerinden iki gün geçince, babam da yelkenleri suya indirmeye başladı. İkimiz birden mutfağa geçtik. Ben patatesleri soydum, babam da kızarttı. Yanına da bir tabak yoğurt koyduk. (…) Masaya oturmuştum ama içimden bir türlü yemek gelmiyordu. Kızarmış patates dilimleri, yağın içinde yüzme yarışı yapıyorlardı sanki” (Yamaç, 2010, s.6).

Buradan babanın anneye hiç yardımcı olmadığını, Cengiz’in de babayı örnek alarak aynı davranışı sergilediği anlaşılıyor. Ancak baba, zorda kalınca, annesininki gibi olmasa da oğluna yemek hazırlıyor. “Haftalığımı annemden alıyordum. O sabah, babamdan istemek zorunda kaldım. ‘Neden annenden istemiyorsun?’ ‘Annemle konuşmuyorum.’ ‘Peki, al bakalım.’ Babam, annemle neden konuşmadığımı sormamıştı bile. Kendi deyimiyle, arife tarif gerekmiyordu, demek ki!” (a.g.e. s.7). Baba, herşeyi eşine bırakmış, gamsızın, ilgisizin birisi. Ancak çocuk, burada, babanın kendisiyle ilgilenmemesine içerliyor.

“Babamın kahvehanedeki mesaisi bitmek üzere olmalıydı. Akşam yaklaşmıştı çünkü. Okuldan sonra koşar adım gittiği kahvehanede saatlerce okey taşı döşedikten sonra, akşam saatlerinde eve gelirdi. Öğle yemeği için bile, bu kuralı bozmazdı” (a.g.e. s.15). Eve geldiğinde annemin sitemlerine “sen de amma abartıyorsun. Yaptığın bir yemek, bir bulaşık!” diyerek karşılık verir, annemi iyice çıldırtırdı.

Çocuk, sevgi, saygı ve davranışı taklit yoluyla ebeveyninden model alarak öğrenir. Cengiz de, babasının gamsızlığına hayrandır, onu örnek alarak, evde annesine hiç yardımcı olmamakta, hatta hergün yeni isteklerde bulunmaktadır. Aradan üç ay geçer, abisi Cenk sömestre tatiline gelmiştir. Cengiz, içeri girer girmez şaşırır, çünkü babası ile abisi mutfakta kıyasıya güreşiyor, annesi de kahkahalar atıyordur, o da hemen tezahürata başlar. Burada babanın yerine göre çocuklarıyla çocuk olabilen, onlarla oyunlar oynayan birisi olduğu anlaşılmaktadır. Cengiz, ara sıra abisi ile atışır, bu esnada baba Cengiz’i korur, bu da Cengiz’in çok hoşuna gider. Baba tarafından korunmak, çocuğa değerli olduğu hissettirir.

Cengiz’in babası, şakacıdır, kurnazdır, annenin siniri geçene kadar evde yapılması gerekenleri yapar, hafta sonu güzel bir kahvaltı hazırlar, doğum gününde bir demet karanfil ve pahalı bir şarap alarak eve gelir, annenin gönlünü alır. Cengiz de bu arada anneye yardımcı olmaya başlar ve evdeki grev sona erer, ancak, grevden kısa bir süre sonra her şey eski hamam eski tas olur.

Yamaç’ın eserlerinde okuyucusuna yansıttığı baba figürleri, toplumumuzda sık sık rastladığımız babalarla örtüşmektedir. Yani baba, çoğu zaman kendisinden korkulan, ailede otorite sahibi, bağıran, kızan, azarlayan, yüzü gülmeyen, duygularını belli etmeyen, ilgi göstermeyen, çocuklarıyla iletişim kurmayan, sorunlarıyla ilgilenmeyen, her şeyi anneye bırakan, ama en ufak aksaklıkta anneyi suçlayan bir modeldir. Az da olsa, sevgisini gösterebilen, ailesini koruyan, yerine göre tabu sayılacak tutumlara karşı çıkabilen, ilgili, şakacı, çocuklarıyla vakit geçiren ve anneye yardımcı olan davranışlar da sergilemektedir. Olumlu baba modelinin çocuğu, iyiye, güzele, olumsuzların ise bazen sonu felaketle bitebilen davranışlara sürüklediği bilinmektedir. O yüzden, baba çocuklarına iyi model olmak zorundadır. Çünkü çocuğun gelişiminde baba da en az anne kadar önemlidir. Bir başka deyişle, babanın çocuğun hayatının her noktasında anne kadar etkin olması, özellikle iletişim içinde olması, ilgisini, sevgisini göstermesi çocuğa verebileceği en önemli katkıdır. Annelik gibi babalık da bir sanattır. Ama zor bir sanattır. Baba olmak değil, babalık yapmak zordur.




KAYNAKÇA


ATABEK, E. (2006): Çocuklarımızı Büyütürken Nerede Yanlış Yapıyoruz?, İstanbul, Alkım Yayınevi.

GÜNGÖRMÜŞ, O. (2004): “Baba-Çocuk İlişkisi” Ana-Baba Okulu, 11. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi, ss.245-256.

ÖZGÜVEN, İ. E. (2001): Ailede İletişim ve Yaşam, Ankara, PDREM Yayınları.

ÖZKARDEŞ, Oya G. (2006): Baba ve Çocuk, İstanbul, Morpa Kültür Yayınları.

YAMAÇ, A. Ç. (2007a): Düşlerin Ötesi, İstanbul, Bu Yayınevi,

YAMAÇ, A. Ç.(2007b): Sokaklar Düş Yangını, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAMAÇ, A. Ç. (2008): Yazgülü, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAMAÇ, A. (2009): Hayalet Peşinde, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAMAÇ, A. (2010): Bizim Evde Grev Var, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAVUZER, H. (2000): Çocuk Psikolojisi, 19. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi.

YAVUZER, H. (2004): Çocuğu Tanımak ve Anlamak, 4. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi.

YAVUZER, H. (1999): Çocuk Eğitimi El Kitabı, 8. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi.

YÖRÜKOĞLU, A. (1986): Gençlik Çağı (ruh sağlığı eğitimi ve ruhsal sorunları), 2. Basım, Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

YÖRÜKOĞLU, A. (2008): Çocuk Ruh Sağlığı, 29. Basım, İstanbul, Özgür Yayınları.

Kinder brauchen Väter – Die Bedeutung der Väter für die Entwicklung von Jungen und Mädchen, www.achim-schad.de. (19.10.2010).

Çocuğun Yaşamında Babanın Rolü ve Önemi, www.elitkadın.com. (19.10.2010).

Çocuğun Yaşamında Babanın Rolü, www.minikeller.com. (19.10.2010).

Anne Babanın Disiplindeki Rolü, www.pudra.com. (19.10.2010).

12 Aralık 2010 Pazar

KİTAPLARDA BİR ÇİZGİ

“KİTAPLARDA ÖLMEK” (mi?)

Bugün, su gibi akıp geçen, dağlarda şiirle ateşler yakan; yaktığı ateşle karanlığı yırtıp geçen bir ozanın ölüm yıldönümü; Behçet Necatigil’in.

Okuma oranının gittikçe düştüğü günümüzde, kaç kişi onun adını anımsar, kaç kişi şiirlerini okur acaba, diye düşünmeden edemiyorum. Yoksa, kitaplarda ölmek midir bu?

Parantezi açıp adını, soyadını; doğum ve ölüm tarihlerini ya da birkaç şirini koyunca andaç ya da seçkilere; yaşattığımızı mı sanıyoruz şairleri, yazarları acaba?

Oysa, sevdalarınızı anlatacak sözcük bulamadığınızda, karanlıkta kımıldayan düşünceyi göremeyen gözde, gizli bahçenizde açan çiçeklerde, kırılacağını düşünmeden yayı fazla gerdiğinizde, esen serin yelde, sizi yanlış tanıyan yakınlarınızda, yalnız gecelerinizde, yarınlara ertelediğiniz dar vakitlerdedir Necatigil.

Haydi bugün bir güzellik yapalım kendimize! Elimizde can cekişen kuşlara dönmesin kitaplar, ölmesin unutuluşlarda. Gözlerimizle okşayalım onları dize dize, sözcük sözcük.İçimiz ışısın şiir şiir. Kimbilir belki de, karanlığı onlarla yırtarız, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Kızılırmak’ta çağladığı gibi:

“…
Biliyorum
Şiirler şarkıyla olacak iş değil bu
Tarlada ekini kızartmaz güvercinin gurultusu
Ama
Dişler arasında bir bıçak gibi parlar
Kavgada şiirin doğrultusu”

Kitaplarda Ölmek şiiriyle de selamlayalım Necatigil’i:


“Adı, soyadı
Açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır parantez.

O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.

Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Can çekişen kuşlar gibi ellerinizde.

Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.

O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.”

Behçet Necatigil (16.4.1916 - 13.12.1979)

a.y.

22 Kasım 2010 Pazartesi

SON BAHAR


SARI YAPRAKLAR

Birer birer dalından düşüp yerde sarılı yeşilli bir yığın oluşturan yapraklar, geçmiş yıllarımın bir fotoğrafı sanki. Üst üste yığılmış anılar, acılar; yaşanmış, yaşanmamış yıllar…

Yaprakları savuran rüzgar beni geçmişe götürürken; Özdemir İnce’nin söylemiyle ‘hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan’ Nazım’ın, on yedi yaşındayken yazdığı ilk şiirinin dizelerini de taşıyor belleğime:

“…
Bir inilti duydum serviliklerde,
Dedim ki:”Burada bir ağlayan mı var?
Yoksa tek başına kuytuluklarda
Eski bir sevgiyi anan rüzgar mı?
…”

İlk gençlik yıllarım, on yedili, on sekizli yıldız kümeleri gibi, dünyayı toz pembe gördüğümüz o yıllarda ışıldıyor. Devrim türkülerine yüklediğimiz sevdalı umutlarla güneşin zaptına yakınız/ yakınım.

Yaprak yığınlarını aralamayı sürdürüyorum, yılları aralar gibi. Dökülen her yaprakla sevdalar da umutlar da yıldızlar gibi sönüyor sanki. Güneş ıradıkça ırıyor, eziliyor paletlerin altında; yaşıyor ya da yaşar gibi yapıyorum/yapıyoruz karanlıklarda. Başımızı eğiyoruz günebakanlar gibi ama güne değil yere doğru, yiten onca canın arkasından suskunca…

Yığınlar çoğalıp kalan zamanımız azaldıkça canlanan anılar, dizeleri de peşi sıra sürüklemeyi sürdürüyor. Bir Nazımdan esintiler taşıyor belleğime, bir Özdemir İnce’nin Nazım için yazdıklarından:

“…
Sen memleketten uzak gurbet iççisi
Hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
Ustam benim! Hasretlerin, ayrılıkların ozanı…Ö.İ.”

Önümdeki yığınları aralayıp yaralı yaprakları okşuyorum usulca; yarısı kurumuş, yarısını rüzgara vermiş, yarısıyla toprağı beslemiş yaralı yaprakları… O yüce ozan için Özdemir İnce’nin yazdığı dizelerini mırıldanıyorum, yaprakların yarasını sarmak için:

“…
Senden öğrendim umudun söz dizimini
Senden öğrendim inancın tatlı dilini
Sen on dokuzunda sevdalı ve delikanlı
Sen altmışında sevdalı ve delikanlı
…”

Başımı kaldırıyorum yaprak yığınından. Gökyüzünün mavisi, güneşin turuncu gülüşü; taze dalların yeşili arasından süzülüyor sevgi ışığı gibi. Yarattıklarımız, çoğalttıklarımız, yaşattıklarımız yansıyor bu renk cümbüşünün içinden. Yitirdiklerimin yanında kazandıklarım yeni yıldız kümeleri gibi…

Yaşamın olanca renklerini kucaklayıp yürüyorum itekleyerek yaprak yığınlarını; sonsuz gibi görünen kısa yolda, yaşamak için kalan renkleri…

Nazım’dan dizelerde, giderayak yapacaklarımın resmi:

“Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak
…”
a.y.

NOT: fotoğraf, tanju beyazıt

18 Kasım 2010 Perşembe

YAŞAM GÜÇ'TÜR

GÜÇTÜR YAŞAM

Güneş, mevsime inat sıcak sıcak salınışına başlamadı henüz; şafaktan önceki koyu karanlığını yaşamakta. Bense sözcüklerin, dizelerin, türkülerin o insanı saran sıcaklığında yaşamı sorgulamaktayım.


Hangi anlamda alırsanız alın, güçtür yaşam. Kimi zaman, damarlarınızda dolaşan; tüm dünyaya kafa tutabilen, tüm eskimis, yozlaşmış değerleri hiçe sayabilen, sizi bile şaşırtan güç; kimi zaman, tüm ağırlığını omuzlarınızda duyumsadığınız, altından kalkamayacağına inandığınız bir ağırlık…


Kimi zaman ülkeniz, insanlarınız, sevdikleriniz için yaptıklarınızı sorgulayabilecek bilinç; kimi zaman yapamadıklarınızın ağırlığı, acısı, hüznüdür yaşam. Bazen toplumsal yaşamın sizi soluksuz bıraktığı öğrenilmiş çaresizlik; bazen yüzü başka, yüreği başka, düşüncesi başka insanlara karşı savaşım verebilme gücüdür.


Empati yapabilme gücüdür biraz da yaşam; kendinizi karşınızdakinin yerine koyup onu anlayabilme gücü…


Yorulursunuz, bıkarsınız, üzülürsünüz, kırılırsınız; ülkeniz ve insanlarınız üzerinde oynanan oyunlara isyan edersiniz; ama ne ülkenizi ve insanlarınızı sevmekten, ne de onca yorgunluğunuza ve hüznünüze karşın güçlü olma çabasından cayabilirsiniz. Bu ülke bizimdir, bu insanlar da...Her doğan günle yeni bir istek, yeni bir çaba, yeni bir güçle sarılırsınız yaşama.


Yeni bir gün başlıyor yine. Yeni gün; yeni savaşımlar, yeni sorunlar, yeni kırgınlıklar, belki de yeni hayal kırıklıkları olsa da yeni umutlar, yeni mutluluklardır biraz da. Yaşamın gücü de güçlüğü de yaşıyor olmamızdan kaynaklanmaz mı?

Gelin de şimdi Cahit Sıtkı’yı anmayın:

“…
her mihneti kabulüm
yeter ki gün eksilmesin penceremden
…”


Merhaba yeni güne, yeni güzelliklere… Pencerenizden gün, gönlünüzden sevgi eksilmesin.

Sevgiyle.

a.y.