DOĞDUĞUM KENT EMİRDAĞ’DA
Urfa’dan İstanbul’a indikten hemen sonra başladı Eskişehir yolculuğum. 14 Ekim’de Emirdağ Mithatpaşa İlköğretim Okulu’nda söyleşim vardı; yetişmeliydim. Bu yüzden İstanbul’daki küçük oğlumla gelincik kızımı bile göremedim.
Sabah 8.30 arabasıyla gittim Emirdağ’a. 10.30’da okuldaydım. Söyleşim 11’de başlayacaktı, ama çocuklar öyle heyecanlıydı ki, müdür odasının kapısında bekleşiyorlardı. Söyleşi saatini beklemeden başladım ben de.
Mithatpaşa İlköğretim Okulu, benim ilk okulumdu. İlk dört sınıfı orada okumuş, sonraki iki yılda da Cumhuriyet’e geçmiştim. Dördüncü sınıfı iki kez kullandığımı farketmişsinizdir. Çok ilginç bir öyküsü vardı bunun:
Dördüncü sınıftayken mahallemize yeni okul yapılmıştı: Cumhuriyet İlkokulu. Evi yakın olanların kaydı, bu okula alınmıştı. İlkokul öğretmenimse beni vermek istemiyordu. Övünmek gibi olmasın, ama çok çalışkan bir öğrenciydim. Öbür okulun yöneticileri de beni almak istiyor… Öğretmenler arasında tartışma çıktı. Sonunda, her iki okulda birden okumaya başladım; sabahleyin Mithatpaşa, öğleden sonra Cumhuriyet… her iki okuldan da karne aldım. Beşinci sınıfa geçince, babamın öğretmenden isteğiyle Cumhuriyet’te okudum yalnızca.
O zamanlar da tam bir kitap kurduydum. Beni arayanlar, Şehir Kütüphanesi’nde bulurlardı. İlk ödülümü de kendi yazdığım bir şiirle, dördüncü sınıfta almıştım. Şimdi, öksüz çocuk gibi, ilgisiz duran kütüphane içimi acıttı.
Afişlerim hazırlanmış, yerel gazetelere ilanlar verilmiş; kitaplarım önceden alınmış, çocukların çoğu okumuş, yalnızca imzamı ve söyleşimi bekliyorlardı. Kısa bir konuşmadan sonra kitaplarımı imzaladım. Yukarıdaki anımı da anlatmadan geçemedim.
Çocukların ilgisi ve sevgisi öyle yoğundu ki, okuldan güçlükle ayrılabildim. Müdür yardımcısı Sevgili Ecevit Gözel’in çabası da beni çok onurlandırdı; özellikle de cacıklı dürüm yok mu…
Öğretmen evinde eski dostlarla söyleşip çay keyfimi yaptıktan sonra ayrıldım; yüreğimde çocukların sevgisi, belleğimde doğduğum kentin anılarıyla…
15-16 Ekim 2009, Eskişehir
16 Ekim 2009 Cuma
BODRUM'DAN URFA'YA İZLENİMLER
BODRUM’DAN ANTALYA’YA, URFA’DAN EMİRDAĞ’A DOLU DOLU EDEBİYAT
Bayramın ilk günü Eskişehir’den başladı yolculuğum. İstanbul, Bodrum, Antalya, Urfa, Emirdağ derken, kocaman bir çokgen çizdim haritanın üzerinde. Gönlümde oluşan çokgenlerse daha büyüktü; edebiyatı dolu dolu soluyup tartıştığımız, okuyucularımızla birlikte olmanın verdiği mutluluk; yeni dostlar edinmenin, eski dostlarla buluşmanın o doyumsuz tadı; ülkemin cennet köşelerini bir kez daha, dolu dolu gezmenin ve yaşamanın güzelliği…
Belki de birkaç ay ya da bir yıla yayılması gereken bunca güzelliği bir aya sığdırmanın tatlı sarhoşluğu ve yorgunluğu içindeyim şu an. Dilimde tükenmeyen bal tadı… Birkaç parmak bal da sizlere sunmak istiyorum; ne dersiniz? Sırasıyla…
BODRUM BODRUM
Oğullarımız tarafından uğurlandık Sabiha Gökçen’den, Handan Derya ile birlikte. Söyleşiye öyle dalmışız ki uçağın Bodrum’a inmesiyle şaşırdık, yolculuğumuzun bu denli kısa sürdüğüne.
Otele vardığımızda gece epeyce ilerlemişti, ama Sevgili Filiz Tosyalı ve eşiyle birlikte yazar dostlarımız bizi bekliyordu. Çoğunu ilk kez tanıyorduk, ama öyle sıcak karşılandık ki bir anda kaynaşıverdik hepsiyle. Kıbrıs’tan Balkanlara ve Avrupa’ya, Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanacak bir dostluğun ayak sesleriydi duyduğumuz.
Bir otelde değil de evde yaşamanın rahatlığıyla çekildik odalarımıza. Ertesi gün ve daha sonraki günlerde yoğun bir çalışma bizi bekliyordu; her sabah 09-18 saatleri arasında…
25 Eylül sabahı, neşeli bir kahvaltıdan sonra, Marmara Koleji’nin servis araçları tarafından otelden alındık. FilizTosyalı, Kıbatek Genel Başkanı İsmail Bozkurt, Kıbatek Türkiye Başkanı Metin Turan ve okul müdürünün açılış konuşmalarından sonra, sunumlar başladı.
Beni en çok etkileyen, açılışta sunulan kısa metrajlı filmdi. (UÇURTMA – ORKUN BOZKURT’UN ÖYKÜSÜNDEN UYARLANMA). Bir engelli gencin yaşamından, çocukluğundan, sevdasından bir kesit sunuyordu. Sunumlar da birbirinden ilginçti:
Handan DERYA / Çocuklarda Serbest Okumayı Geliştirme; Suna ATUN / Yazın Ve Yayın Kültürümüzde Elli Beş Yaşında (Çocuklarımız); Filiz TOSYALI / “Çocuk Edebiyatında Koçluğun Yeri”; Doç. Dr. Muhsine HELİMOĞLU YAVUZ / Masal Ve Çocuk Eğitimi ; Çağın ZORT / Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda “Çocuk” Olgusu Üzerine Bir İnceleme ; Gonca TOKUZ / Gaziantep İlinde Çocuk Oyunları
Tartışmalar, sorular, değerlendirmeler çok verimli geçiyor, bu arada açılan kitap sergisini de öğrenciler geziyordu. Gün sonunda yorgunluğumuzu, Metin Turan, Ayhan Can, Nebahat Ercan ve Bodrumlu şairlerden dinlediğimiz şiirlerle gidermeye çalıştık.
İkinci gün, sunumlar yine yoğundu: Nebahat ERCAN / Çocukların Gelişiminde Aile Ve Çevrenin Etkisi, Gülden SARI / “Çocuk Dergisi”nin Biçim ve İçerik Yönünden İncelenmesi, Ali ŞAMİL / Elekber SALAHZADE’nin Çocuk Şiirleri, Çiğdem ÜLKER / Makedonya’da Çocuklar Ve Yarınlar İçin Edebiyat, Doç. Dr. Tülin ARSEVEN / Çocuk Gelişimi Ve Eğitimi Açısından Akıllı Pireler Ve Işın Çağı Çocukları
Öğleden sonra yazarlarımızdan güzel öyküler dinleyip Bodrum turuna çıktık. Yerel bir gazeteye uğrayıp nefis yiyecekler eşliğinde gazete çıkarmanın keyfini de yaşadık. Limonkafe’de kahkaha, şarkı ve şiir eşliğinde gün batımını izledik.
Üçüncü gün, yine yoğun bir program bizi bekliyordu: İsmail VELİYEV - Gönül MİRZAYEVA / Azerbaycan’da Çocuk Edebiyyatının Çağdaş Durumu Ve Özellikleri, Riayet RÜSTEMOĞLU / Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda ‘’Afacan’’ Adlı Çocuk Dergisinin Tanıtımı, Ayhan CAN / Yazar Ayşe Yamaç’tan Bir Anadolu Romanı “YAZGÜLÜ”nün İncelemesi, Hüsnan ŞEKER / Çocuk ve Mizah, Nihat ERCAN / Edebiyatsız Çocuk Eğitimi Mi?
Sunumları keyifle dinledik. Türkiye dışında yaşayan Türklerle ve onların çocuk yazını çalışmalarıyla ilgili epeyce bilgi sahibi olduk. Benim için en büyük sürpriz de Yazgülü’nün incelenmesi oldu.
İkinci oturum, benim konum olan “Günümüz Çocuk Edebiyatında Sorun Odaklı Edebiyatın Yeri” başlıklı sunumla başladı. Farenjitimin azması nedeniyle yeterince konuşamasam da Kıbrıslı Çağın Zort’un yardımlarıyla sunumumu yapabildim. Sonrasında da diğer sunumları izledik: Osman BAYMAK / Kosova Çocuk Edebiyatı, Nigâr CARULLA KIZI / Çocuk Edebiyatı İle Müziğinin Vahdeti Ve Bunların Çocuğun Şahsiyet Kimi Formalaşmasında Rolü, Bilge ATAY – Mete ATAY /¬¬ Yurtdışında Yaşayan Türk Kökenli Çocuklar Onların Türkçe ve Türk Kültürü ile İlgili Sorunları Yurtdışındaki Türk Kökenli Çocuklar için Çocuk Edebiyatı, Gülay BIRKLY / Çocuk ve Şiir
Öğle yemeğinden sonraki oturumların konusu da çok ilginçti: Seher KEÇE / Hayat Bir Kervansaray, Filiz TOSYALI – Mutlu BARIŞ / “Çocuklarımız Tanıyalım”, Dr. Olga RADOVA-KARANASTAS / Gagauz Folklorunda ve Edebiyatında Çocuk, Yrd.Doç.Dr. Sema ÇETİN BAYCANLAR /Öyküleme Tekniği ve Öğreticilik Açısından Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri , GANİMET SEFEROĞLU / Elekber Salahzadenin Çocuk Şiirlerinin Bedii Değeri, Saime TOPTAN /Çocuklarımız Ve Öyküleri
Ertesi gün, çocukların aldıkları kitapları imzalayıp sınıflarda söyleşi yaptık. Ümit Kireççi’nin çizgi roman atölyesi, hepimizinkinden keyifliydi sanırım. Söyleşiyi bırakıp onun sınıfına katılmak için can atsam da bunu ancak Urfa’da gerçekleştirebilecektim.
Çok çalışmış, dinlenmeyi haketmiştik. Bodrum’un en büyük teknesi “okul gemisi” ile yaptığımız turda yaşadığımız keyifli anları anlatmaya sözcüklerin yeteceğini sanmıyorum; ertesi günkü Marmaris gezisini, Sedir Adası yakınında yediğimiz akşam yemeğini ve lokantayı işletenlerin doğayı bozmadan nasıl güzel bir yer yaratmış olmasını, lokantanın içindeki asırlık ağaçları, çağlayanları, ördekleri de…
Resmi bir sempozyumda değil de keyifli bir aile toplantısında gibi geçen bir haftanın tadı hala damağımda… Orada tanıştığım dostların sıcaklığı ve sevgisi de unutulmazlar arasında yerini aldı; Filiz Hanım ve eşinin, otel çalışanlarının sıcak ev sahipliği de…
Yeni buluşmaların heyecanı ve telaşıyla ayrıldık otelden.
ÖZGÜR PENCERE, ATEŞ VE SU ŞEHRİM ANTALYA’DA.
Antalya, benim ikinci memleketim. Üç kardeşim de orada yaşıyor. Bu yüzden, evime gidiyor gibiydim. Alanda ablamın eşi tarafından karşılanıp eve götürüldüğümde, Antalya Koleji’nden bir öğretmen beni arıyordu, otelde yeriniz hazır diye. Teşekkür ettim. Antalya’da üç evim varken otele gider miyim?
Bir günlük dinlenmenin ardından, 3 ekim’de Antalya Koleji’ndeydim. Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği’nin düzenlediği Çocuk ve Genç Kalem Öykü Yarışması ödül töreninin ev sahipliğini üstlenen kolej, çok iyi bir düzenleme yapmıştı. Okula vardığımda her şey hazırdı. Seçici kurul üyelerimizden Sevgili Mehmet Güler bir gün öncesinden gelmişti. Ne yazık ki, Muzaffer İzgü gelememişti.
Okul müdürü Münire Yıldız’ın konuşmasıyla başladı tören. Sonra Mehmet Güler ve ben konuştuk. Yarışmacılar kadar bizler de heyecanlıydık.
Ödüllerin insanı yazar yapmadığını ama yazmak için itici güç oluşturduğunu özellikle vurgulasam da gelecekteki yazarların bu kalemler arasından çıkacağına inanıyordum. Dört yüzden fazla öykü arasından seçilmişti öyküleri ve gerçekten çok güçlü kalemler vardı aralarında. Özgür Pencere’nin onlara bu fırsatı sunması, hepsi için olduğu kadar benim için de çok anlamlıydı; çünkü ben de o derneğin bir parçasıydım. Bunu özellikle vurguladım; kuşkusuz “yazabilecek birini bulup çıkartmak, yazmak kadar belki de daha önemli bir iş…” olduğunun da üstüne basarak…
Adana’da, Aydın’dan, Ankara’dan, Antalya’dan… gelen yarışmacılar çok heyecanlıydı. Hepsi de aileleriyle gelmişti; ama beni en çok etkileyen, Aydın’dan gelen Aleyna olmuştu. Tekerlekli sandalyedeydi. Konuşmasını bile annesinin yardımıyla anlıyorduk, ama okumayı ve yazmayı ne kadar sevdiğini anlatırken, heyecandan zaman zaman tıkanıyordu.
“Annem benim elim oldu. Ben söylüyorum, o yazıyor. Keşke, bilgisayarı kendim kullanabilseydim!” diyordu. İnsanın neler yaratabileceğinin en güzel örneğini veren Aleyna, izleyicilerimize de duygulu anlar yaşatmıştı.
Ödül törenine gelemeyenler de vardı. Bir babanın sözleri, beni bu anlamda çok etkiledi:
“Kızım bana, Antalya’ya ödül törenine gidip gidemeyeceğimi sordu. Everest’te olsa gideriz. Sen yeter ki iste, dedim.” Keşke, bütün veliler böyle olabilse, diye düşündüm.
Okul müdürünün ve Türkçe Öğretmeni Şükriye Hanım’ın sıcak ev sahipliğini, öğretmenlerin ilgisini, yarışmacılara olan ikramları, Mehmet Güler’le ikimize yaptırdıkları kent turunu da anmadan geçemeyeceğim. Bu denli sıcak karşılandıktan sonra okul müdürünün, “Çocuklarımızla bir de söyleşi yapabilir misiniz?” isteğini geri çevirebilir miydim… Üç gün sonra yine Antalya Koleji’ndeydim; çok verimli, okuyucularımın inanılmaz ilgisiyle dolu bir söyleşi için…
Gerek Envar Koleji’nde, gerekse Antalya Koleji’nde yaptığım söyleşilerde yoğun bir okuyucu kitlesiyle karşılaşmam, beni hem şaşırttı hem de mutlu etti; ulusal gazetelerin Akdeniz eklerinde ve yerel gazetelerde bu söyleşilere bol bol yer verilmesi de…
Çok yorulmuştum, ama değmişti doğrusu. Nebahat Ercan ve eşi Nihat Bey’le Bodrum’da başlayan dostluğumuzun orada da sürmesi, Urfa’ya birlikte yolculuğumuz da gerçekten mutluluk vericiydi; bir de yaptığım özel gezilerde yeni bir roman için aldığım notlar ve topladığım malzemeler… Kısaca, çok verimli geçmişti gezilerim.
MEDENİYETLER KENTİ URFA’DA
Urfa GAP Havaalanı’ndan belediye görevlileri tarafından alınmamızla başladı konukluğumuz. Yemekte yazar dostlarımızla yeniden buluşmanın sevinciyle, ne yediğimizin bile ayrımına varamadık.
DUSOD, XS AJANS tarafından düzenlenmişti bu etkinlik. Şanlıurfa 5. Uluslararası Kültür ve Sanat Festivalinin konuğuyduk. Urfa’nın en iyi otellerinden önce Harran daha sonra da Dedeman’daki konukluğumuz, çok özel konuklar olarak ağırlanacağımızın bir işaretiydi sanki.
Gider gitmez, belediye başkanının sunduğu teşekkür plaketleri, belediye başkanıyla birlikte Sakarya’dan tanıdığımız Okutan Vali’nin bizi etkinliklerde yalnız bırakmayışı; öykü okumalar, paneller, söyleşiler ve imzalarla zenginleşen etkinliklerimiz, yerel basının ilgisi; “İyi ki geldiniz! Bize öykü ve roman gibi yazınsal eserleri okumanın tadını duyumsattınız,” diyen havaalanı görevlisi, Filiz Hanım’ın söyleşisine çocuklarıyla gelen kadınların ilgisi; Harran’dan Balıklı Göl’e, Halepli Bahçe’den Çifte Mağara’ya kadar her tarafı gezdiren ve bize Urfa’nın bozulmamış havasını solutan görevlilerin ilgi ve saygıları; Ümit Kireççi’nin çizgi roman atölyesine sokaktan geçen çocukların yoğun ilgisinin yanında bizim de katılışımız; yeni dostlar edinmenin, eski dostlarla yeniden birlikte olmanın güzelliği; ajans sahibi Özge ve Ülkü’nün özverili çalışmaları… Her şey her şey çok güzeldi.
Uçağa bineceğimiz son ana dek bizi yalnız bırakmayan Urfa Belediye Başkanı ve görevlilerine, Dusod ve XS Ajans’a, bu etkinlikleri düzenlemek için yoğun çaba harcayan Filiz Tosyalı’ya, Anadolu konukseverliğini doyasıya yaşamamızı sağlayan Urfa halkına gönül dolusu teşekkürler.
Yeni etkinliklerde adımın doğru yazılmış haliyle( Ayşe Yamaç) buluşmak dileğiyle…
15-16 Ekim 2009, Eskişehir
Not: Sırada Emirdağ izlenimleri var. Onu da sonra ekleyeceğim.
Bayramın ilk günü Eskişehir’den başladı yolculuğum. İstanbul, Bodrum, Antalya, Urfa, Emirdağ derken, kocaman bir çokgen çizdim haritanın üzerinde. Gönlümde oluşan çokgenlerse daha büyüktü; edebiyatı dolu dolu soluyup tartıştığımız, okuyucularımızla birlikte olmanın verdiği mutluluk; yeni dostlar edinmenin, eski dostlarla buluşmanın o doyumsuz tadı; ülkemin cennet köşelerini bir kez daha, dolu dolu gezmenin ve yaşamanın güzelliği…
Belki de birkaç ay ya da bir yıla yayılması gereken bunca güzelliği bir aya sığdırmanın tatlı sarhoşluğu ve yorgunluğu içindeyim şu an. Dilimde tükenmeyen bal tadı… Birkaç parmak bal da sizlere sunmak istiyorum; ne dersiniz? Sırasıyla…
BODRUM BODRUM
Oğullarımız tarafından uğurlandık Sabiha Gökçen’den, Handan Derya ile birlikte. Söyleşiye öyle dalmışız ki uçağın Bodrum’a inmesiyle şaşırdık, yolculuğumuzun bu denli kısa sürdüğüne.
Otele vardığımızda gece epeyce ilerlemişti, ama Sevgili Filiz Tosyalı ve eşiyle birlikte yazar dostlarımız bizi bekliyordu. Çoğunu ilk kez tanıyorduk, ama öyle sıcak karşılandık ki bir anda kaynaşıverdik hepsiyle. Kıbrıs’tan Balkanlara ve Avrupa’ya, Anadolu’dan Orta Asya’ya uzanacak bir dostluğun ayak sesleriydi duyduğumuz.
Bir otelde değil de evde yaşamanın rahatlığıyla çekildik odalarımıza. Ertesi gün ve daha sonraki günlerde yoğun bir çalışma bizi bekliyordu; her sabah 09-18 saatleri arasında…
25 Eylül sabahı, neşeli bir kahvaltıdan sonra, Marmara Koleji’nin servis araçları tarafından otelden alındık. FilizTosyalı, Kıbatek Genel Başkanı İsmail Bozkurt, Kıbatek Türkiye Başkanı Metin Turan ve okul müdürünün açılış konuşmalarından sonra, sunumlar başladı.
Beni en çok etkileyen, açılışta sunulan kısa metrajlı filmdi. (UÇURTMA – ORKUN BOZKURT’UN ÖYKÜSÜNDEN UYARLANMA). Bir engelli gencin yaşamından, çocukluğundan, sevdasından bir kesit sunuyordu. Sunumlar da birbirinden ilginçti:
Handan DERYA / Çocuklarda Serbest Okumayı Geliştirme; Suna ATUN / Yazın Ve Yayın Kültürümüzde Elli Beş Yaşında (Çocuklarımız); Filiz TOSYALI / “Çocuk Edebiyatında Koçluğun Yeri”; Doç. Dr. Muhsine HELİMOĞLU YAVUZ / Masal Ve Çocuk Eğitimi ; Çağın ZORT / Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda “Çocuk” Olgusu Üzerine Bir İnceleme ; Gonca TOKUZ / Gaziantep İlinde Çocuk Oyunları
Tartışmalar, sorular, değerlendirmeler çok verimli geçiyor, bu arada açılan kitap sergisini de öğrenciler geziyordu. Gün sonunda yorgunluğumuzu, Metin Turan, Ayhan Can, Nebahat Ercan ve Bodrumlu şairlerden dinlediğimiz şiirlerle gidermeye çalıştık.
İkinci gün, sunumlar yine yoğundu: Nebahat ERCAN / Çocukların Gelişiminde Aile Ve Çevrenin Etkisi, Gülden SARI / “Çocuk Dergisi”nin Biçim ve İçerik Yönünden İncelenmesi, Ali ŞAMİL / Elekber SALAHZADE’nin Çocuk Şiirleri, Çiğdem ÜLKER / Makedonya’da Çocuklar Ve Yarınlar İçin Edebiyat, Doç. Dr. Tülin ARSEVEN / Çocuk Gelişimi Ve Eğitimi Açısından Akıllı Pireler Ve Işın Çağı Çocukları
Öğleden sonra yazarlarımızdan güzel öyküler dinleyip Bodrum turuna çıktık. Yerel bir gazeteye uğrayıp nefis yiyecekler eşliğinde gazete çıkarmanın keyfini de yaşadık. Limonkafe’de kahkaha, şarkı ve şiir eşliğinde gün batımını izledik.
Üçüncü gün, yine yoğun bir program bizi bekliyordu: İsmail VELİYEV - Gönül MİRZAYEVA / Azerbaycan’da Çocuk Edebiyyatının Çağdaş Durumu Ve Özellikleri, Riayet RÜSTEMOĞLU / Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda ‘’Afacan’’ Adlı Çocuk Dergisinin Tanıtımı, Ayhan CAN / Yazar Ayşe Yamaç’tan Bir Anadolu Romanı “YAZGÜLÜ”nün İncelemesi, Hüsnan ŞEKER / Çocuk ve Mizah, Nihat ERCAN / Edebiyatsız Çocuk Eğitimi Mi?
Sunumları keyifle dinledik. Türkiye dışında yaşayan Türklerle ve onların çocuk yazını çalışmalarıyla ilgili epeyce bilgi sahibi olduk. Benim için en büyük sürpriz de Yazgülü’nün incelenmesi oldu.
İkinci oturum, benim konum olan “Günümüz Çocuk Edebiyatında Sorun Odaklı Edebiyatın Yeri” başlıklı sunumla başladı. Farenjitimin azması nedeniyle yeterince konuşamasam da Kıbrıslı Çağın Zort’un yardımlarıyla sunumumu yapabildim. Sonrasında da diğer sunumları izledik: Osman BAYMAK / Kosova Çocuk Edebiyatı, Nigâr CARULLA KIZI / Çocuk Edebiyatı İle Müziğinin Vahdeti Ve Bunların Çocuğun Şahsiyet Kimi Formalaşmasında Rolü, Bilge ATAY – Mete ATAY /¬¬ Yurtdışında Yaşayan Türk Kökenli Çocuklar Onların Türkçe ve Türk Kültürü ile İlgili Sorunları Yurtdışındaki Türk Kökenli Çocuklar için Çocuk Edebiyatı, Gülay BIRKLY / Çocuk ve Şiir
Öğle yemeğinden sonraki oturumların konusu da çok ilginçti: Seher KEÇE / Hayat Bir Kervansaray, Filiz TOSYALI – Mutlu BARIŞ / “Çocuklarımız Tanıyalım”, Dr. Olga RADOVA-KARANASTAS / Gagauz Folklorunda ve Edebiyatında Çocuk, Yrd.Doç.Dr. Sema ÇETİN BAYCANLAR /Öyküleme Tekniği ve Öğreticilik Açısından Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri , GANİMET SEFEROĞLU / Elekber Salahzadenin Çocuk Şiirlerinin Bedii Değeri, Saime TOPTAN /Çocuklarımız Ve Öyküleri
Ertesi gün, çocukların aldıkları kitapları imzalayıp sınıflarda söyleşi yaptık. Ümit Kireççi’nin çizgi roman atölyesi, hepimizinkinden keyifliydi sanırım. Söyleşiyi bırakıp onun sınıfına katılmak için can atsam da bunu ancak Urfa’da gerçekleştirebilecektim.
Çok çalışmış, dinlenmeyi haketmiştik. Bodrum’un en büyük teknesi “okul gemisi” ile yaptığımız turda yaşadığımız keyifli anları anlatmaya sözcüklerin yeteceğini sanmıyorum; ertesi günkü Marmaris gezisini, Sedir Adası yakınında yediğimiz akşam yemeğini ve lokantayı işletenlerin doğayı bozmadan nasıl güzel bir yer yaratmış olmasını, lokantanın içindeki asırlık ağaçları, çağlayanları, ördekleri de…
Resmi bir sempozyumda değil de keyifli bir aile toplantısında gibi geçen bir haftanın tadı hala damağımda… Orada tanıştığım dostların sıcaklığı ve sevgisi de unutulmazlar arasında yerini aldı; Filiz Hanım ve eşinin, otel çalışanlarının sıcak ev sahipliği de…
Yeni buluşmaların heyecanı ve telaşıyla ayrıldık otelden.
ÖZGÜR PENCERE, ATEŞ VE SU ŞEHRİM ANTALYA’DA.
Antalya, benim ikinci memleketim. Üç kardeşim de orada yaşıyor. Bu yüzden, evime gidiyor gibiydim. Alanda ablamın eşi tarafından karşılanıp eve götürüldüğümde, Antalya Koleji’nden bir öğretmen beni arıyordu, otelde yeriniz hazır diye. Teşekkür ettim. Antalya’da üç evim varken otele gider miyim?
Bir günlük dinlenmenin ardından, 3 ekim’de Antalya Koleji’ndeydim. Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği’nin düzenlediği Çocuk ve Genç Kalem Öykü Yarışması ödül töreninin ev sahipliğini üstlenen kolej, çok iyi bir düzenleme yapmıştı. Okula vardığımda her şey hazırdı. Seçici kurul üyelerimizden Sevgili Mehmet Güler bir gün öncesinden gelmişti. Ne yazık ki, Muzaffer İzgü gelememişti.
Okul müdürü Münire Yıldız’ın konuşmasıyla başladı tören. Sonra Mehmet Güler ve ben konuştuk. Yarışmacılar kadar bizler de heyecanlıydık.
Ödüllerin insanı yazar yapmadığını ama yazmak için itici güç oluşturduğunu özellikle vurgulasam da gelecekteki yazarların bu kalemler arasından çıkacağına inanıyordum. Dört yüzden fazla öykü arasından seçilmişti öyküleri ve gerçekten çok güçlü kalemler vardı aralarında. Özgür Pencere’nin onlara bu fırsatı sunması, hepsi için olduğu kadar benim için de çok anlamlıydı; çünkü ben de o derneğin bir parçasıydım. Bunu özellikle vurguladım; kuşkusuz “yazabilecek birini bulup çıkartmak, yazmak kadar belki de daha önemli bir iş…” olduğunun da üstüne basarak…
Adana’da, Aydın’dan, Ankara’dan, Antalya’dan… gelen yarışmacılar çok heyecanlıydı. Hepsi de aileleriyle gelmişti; ama beni en çok etkileyen, Aydın’dan gelen Aleyna olmuştu. Tekerlekli sandalyedeydi. Konuşmasını bile annesinin yardımıyla anlıyorduk, ama okumayı ve yazmayı ne kadar sevdiğini anlatırken, heyecandan zaman zaman tıkanıyordu.
“Annem benim elim oldu. Ben söylüyorum, o yazıyor. Keşke, bilgisayarı kendim kullanabilseydim!” diyordu. İnsanın neler yaratabileceğinin en güzel örneğini veren Aleyna, izleyicilerimize de duygulu anlar yaşatmıştı.
Ödül törenine gelemeyenler de vardı. Bir babanın sözleri, beni bu anlamda çok etkiledi:
“Kızım bana, Antalya’ya ödül törenine gidip gidemeyeceğimi sordu. Everest’te olsa gideriz. Sen yeter ki iste, dedim.” Keşke, bütün veliler böyle olabilse, diye düşündüm.
Okul müdürünün ve Türkçe Öğretmeni Şükriye Hanım’ın sıcak ev sahipliğini, öğretmenlerin ilgisini, yarışmacılara olan ikramları, Mehmet Güler’le ikimize yaptırdıkları kent turunu da anmadan geçemeyeceğim. Bu denli sıcak karşılandıktan sonra okul müdürünün, “Çocuklarımızla bir de söyleşi yapabilir misiniz?” isteğini geri çevirebilir miydim… Üç gün sonra yine Antalya Koleji’ndeydim; çok verimli, okuyucularımın inanılmaz ilgisiyle dolu bir söyleşi için…
Gerek Envar Koleji’nde, gerekse Antalya Koleji’nde yaptığım söyleşilerde yoğun bir okuyucu kitlesiyle karşılaşmam, beni hem şaşırttı hem de mutlu etti; ulusal gazetelerin Akdeniz eklerinde ve yerel gazetelerde bu söyleşilere bol bol yer verilmesi de…
Çok yorulmuştum, ama değmişti doğrusu. Nebahat Ercan ve eşi Nihat Bey’le Bodrum’da başlayan dostluğumuzun orada da sürmesi, Urfa’ya birlikte yolculuğumuz da gerçekten mutluluk vericiydi; bir de yaptığım özel gezilerde yeni bir roman için aldığım notlar ve topladığım malzemeler… Kısaca, çok verimli geçmişti gezilerim.
MEDENİYETLER KENTİ URFA’DA
Urfa GAP Havaalanı’ndan belediye görevlileri tarafından alınmamızla başladı konukluğumuz. Yemekte yazar dostlarımızla yeniden buluşmanın sevinciyle, ne yediğimizin bile ayrımına varamadık.
DUSOD, XS AJANS tarafından düzenlenmişti bu etkinlik. Şanlıurfa 5. Uluslararası Kültür ve Sanat Festivalinin konuğuyduk. Urfa’nın en iyi otellerinden önce Harran daha sonra da Dedeman’daki konukluğumuz, çok özel konuklar olarak ağırlanacağımızın bir işaretiydi sanki.
Gider gitmez, belediye başkanının sunduğu teşekkür plaketleri, belediye başkanıyla birlikte Sakarya’dan tanıdığımız Okutan Vali’nin bizi etkinliklerde yalnız bırakmayışı; öykü okumalar, paneller, söyleşiler ve imzalarla zenginleşen etkinliklerimiz, yerel basının ilgisi; “İyi ki geldiniz! Bize öykü ve roman gibi yazınsal eserleri okumanın tadını duyumsattınız,” diyen havaalanı görevlisi, Filiz Hanım’ın söyleşisine çocuklarıyla gelen kadınların ilgisi; Harran’dan Balıklı Göl’e, Halepli Bahçe’den Çifte Mağara’ya kadar her tarafı gezdiren ve bize Urfa’nın bozulmamış havasını solutan görevlilerin ilgi ve saygıları; Ümit Kireççi’nin çizgi roman atölyesine sokaktan geçen çocukların yoğun ilgisinin yanında bizim de katılışımız; yeni dostlar edinmenin, eski dostlarla yeniden birlikte olmanın güzelliği; ajans sahibi Özge ve Ülkü’nün özverili çalışmaları… Her şey her şey çok güzeldi.
Uçağa bineceğimiz son ana dek bizi yalnız bırakmayan Urfa Belediye Başkanı ve görevlilerine, Dusod ve XS Ajans’a, bu etkinlikleri düzenlemek için yoğun çaba harcayan Filiz Tosyalı’ya, Anadolu konukseverliğini doyasıya yaşamamızı sağlayan Urfa halkına gönül dolusu teşekkürler.
Yeni etkinliklerde adımın doğru yazılmış haliyle( Ayşe Yamaç) buluşmak dileğiyle…
15-16 Ekim 2009, Eskişehir
Not: Sırada Emirdağ izlenimleri var. Onu da sonra ekleyeceğim.
12 Eylül 2009 Cumartesi
EYLÜL MEKTUBU
AYŞE YAMAÇ
...............
o sevdalar yandı, aaah!
gözyaşlarıyla yıkandı
kirli sabahlar
...................
EYLÜL MEKTUBU
Yüreğimde binlerce kuşun kanat çırpınışlarıyla gelmiştim sana. Ellerimde, yediverenlerin yedi rengi, yedi kokusu; bedenimde tüm denizlerden derlediğim tatlı esinti; dilimde, bülbüllerden öğrendiğim nağmeler vardı. Ellerini uzatıp beni kucakladığında, yedi rengim parlamış, tüm bedenim bahara kesmiş, dallarımda cıvıldaşır olmuştu sevda kuşları. Bedenimdeki tatlı esinti, sevdanın fırtınasına dönüşmüş, ikimizi de alıp çıkarmıştı bulutlar ülkesine. O an, ne savaş, ne insan hakları, ne suskunluğumuz, ne de ezilmişliğimiz aklımdaydı. Yalnız sen vardın, yalnız biz vardık, yalnız sevdamız vardı. Dünya, tüm çirkinliklerinden arınmış, sevdamızı kutsuyordu sanki. Güneş, sevgi sevgi parlıyor, rüzgar, sevgi sevgi esiyordu. Tüm yüzlerde, sevgimizin balkıdığını görüyor, daha bir sıkı sarılıyorduk sevdamıza. Aşk şarkılarından başka şarkı, Annabelle’den başka şiir duymuyordu kulaklarımız.
Birkaç ay mı sürmüştü yalnızca, bu mutlu günler? Yoksa biz, zaman kavramını mı yitirmiş, çok uzun süre yaşadığımız bu sevginin, bekleyişin sıkıntısıyla acılarla bezenmesini izlerken, çok çabuk bittiğini mi düşünmüştük, hala anlamış değilim. Tek anımsadığım, Orhan Veli’nin o ünlü dizelerini, Anlatamıyorum’u okurken, sık sık ağladığım.
O dizeler, hala ağlatır beni, biliyor musun?
“Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?
..............”
Evet, dizelere sığınmıştım, o uzun, korku dolu gecelerin bekleyişinde. Eylül’ün o karanlık gecelerinin birinde, kapımızın çalınıp yaka paça götürülmenin ertesinde. Günlerce karakolları dolaştığım, bir haber, tek bir iz aradığım, yüzünü bir kez olsun görmeyi dilediğim o korkunç bekleyişlerde.
Ağlıyordum, ama kimse duymuyordu sesimi. Sanki herkes, iz bırakmadan yok oluvermiş, buharlaşıp uçuvermişti. Çaldığım tüm kapılar ya açılmıyor, ya da korkulu bir bakışla hemen kapatılıveriyordu yüzüme. Değil mısralarıma, çığlıklarıma bile sağırlaşmıştı yürekler.
O günlerin birinde öğrendim yaşadığını. Yeniden canlanıvermişken renkler, güneş açıvermişken yeniden, yüreğimdeki yaraların kanaması duruvermişken, asılacağını öğrenivermiştim birdenbire. Üstelik, bu haberi veren gardiyan, mutlu bir olayı duyurur gibi gülümsemişti. Belki de gülümsemesi, duyduğum sözlerin anlamını ilk anda kavramama engel olmuştu. Revirde gözlerimi açtığımda, bir sinir krizi geçirdiğimi söylemişler, sonra da bir suskunluğa gömülmüştüm işte. Bu yüzden, seni son kez görme şansımı da yitirdiğimi, asıldığını gazetelerden öğrendiğimde anlamıştım.
Nasıl da yakışıklıydı fotoğraftaki yüzün! Sanki, hiç yanımdan ayrılmamışsın, hiç o acıları yaşamamışsın gibiydi. Yalnızca, tıraş olmamıştın. Sahi, neden olmamıştın ki? Tıraş takımın mı yoktu, yoksa izin mi vermemişlerdi traş olmana?
Suçunun ne olabileceğini düşündüm aylarca. İnsanları sevmen, insanca yaşamalarını istemen, ülken için çalışman, aydınlık bir beyin ve yüreğe sahip olman dışında, hiç bir suç bulamadım. Sen, kendinde bulabilmiş miydin?
Yaşayamam sanıyordum, ama senden sonra da yaşadım. Savunduğun değerler uğruna, bıraktığın yerden sürdürmek istedim. Bana güldüler, biliyor musun? “Kelaynak kuşu, türünün son örneği” “ya da “dinozor” dediler, özellikle duyurmak için yüksek sesle.
Savunduğumuz değerler, birer birer unutuldu, unutturuldu. Dünyayı, savaşlar kana boyamayı sürdürüyor, izliyoruz; hem de çekirdek çitleyerek. Nurlu Ufuklar’ın “N”si düştü. Gelen gün, dünü aratır oldu.
Sana anlattığım, olumsuzlukların yalnızca küçük bir bölümü üstelik. Bir gözümü kör, bir kulağımı sağır ettim artık.
Şimdi, sonbahar bozkırları gibi kurudu yüreğim. Hiç bir sevgi yeşertemez artık, bilirim. Baharı ve yazı çoktan tükettim. Kışa hazırlanan bir sonbahar bozkırı yüreğim.
Bekle beni, olur mu? Son mevsimimle geleceğim sana. Yüreğimde, kardelenlerden bir demet, bedenimde son mevsimin esintisi olacak. Bir de sana, yeni açmış badem çiçekleri üzerine yağan kar tanelerini getireceğim; yaşamının ilkyazında gitmen anısına.
Üşümezsin, değil mi?
...............
o sevdalar yandı, aaah!
gözyaşlarıyla yıkandı
kirli sabahlar
...................
EYLÜL MEKTUBU
Yüreğimde binlerce kuşun kanat çırpınışlarıyla gelmiştim sana. Ellerimde, yediverenlerin yedi rengi, yedi kokusu; bedenimde tüm denizlerden derlediğim tatlı esinti; dilimde, bülbüllerden öğrendiğim nağmeler vardı. Ellerini uzatıp beni kucakladığında, yedi rengim parlamış, tüm bedenim bahara kesmiş, dallarımda cıvıldaşır olmuştu sevda kuşları. Bedenimdeki tatlı esinti, sevdanın fırtınasına dönüşmüş, ikimizi de alıp çıkarmıştı bulutlar ülkesine. O an, ne savaş, ne insan hakları, ne suskunluğumuz, ne de ezilmişliğimiz aklımdaydı. Yalnız sen vardın, yalnız biz vardık, yalnız sevdamız vardı. Dünya, tüm çirkinliklerinden arınmış, sevdamızı kutsuyordu sanki. Güneş, sevgi sevgi parlıyor, rüzgar, sevgi sevgi esiyordu. Tüm yüzlerde, sevgimizin balkıdığını görüyor, daha bir sıkı sarılıyorduk sevdamıza. Aşk şarkılarından başka şarkı, Annabelle’den başka şiir duymuyordu kulaklarımız.
Birkaç ay mı sürmüştü yalnızca, bu mutlu günler? Yoksa biz, zaman kavramını mı yitirmiş, çok uzun süre yaşadığımız bu sevginin, bekleyişin sıkıntısıyla acılarla bezenmesini izlerken, çok çabuk bittiğini mi düşünmüştük, hala anlamış değilim. Tek anımsadığım, Orhan Veli’nin o ünlü dizelerini, Anlatamıyorum’u okurken, sık sık ağladığım.
O dizeler, hala ağlatır beni, biliyor musun?
“Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?
..............”
Evet, dizelere sığınmıştım, o uzun, korku dolu gecelerin bekleyişinde. Eylül’ün o karanlık gecelerinin birinde, kapımızın çalınıp yaka paça götürülmenin ertesinde. Günlerce karakolları dolaştığım, bir haber, tek bir iz aradığım, yüzünü bir kez olsun görmeyi dilediğim o korkunç bekleyişlerde.
Ağlıyordum, ama kimse duymuyordu sesimi. Sanki herkes, iz bırakmadan yok oluvermiş, buharlaşıp uçuvermişti. Çaldığım tüm kapılar ya açılmıyor, ya da korkulu bir bakışla hemen kapatılıveriyordu yüzüme. Değil mısralarıma, çığlıklarıma bile sağırlaşmıştı yürekler.
O günlerin birinde öğrendim yaşadığını. Yeniden canlanıvermişken renkler, güneş açıvermişken yeniden, yüreğimdeki yaraların kanaması duruvermişken, asılacağını öğrenivermiştim birdenbire. Üstelik, bu haberi veren gardiyan, mutlu bir olayı duyurur gibi gülümsemişti. Belki de gülümsemesi, duyduğum sözlerin anlamını ilk anda kavramama engel olmuştu. Revirde gözlerimi açtığımda, bir sinir krizi geçirdiğimi söylemişler, sonra da bir suskunluğa gömülmüştüm işte. Bu yüzden, seni son kez görme şansımı da yitirdiğimi, asıldığını gazetelerden öğrendiğimde anlamıştım.
Nasıl da yakışıklıydı fotoğraftaki yüzün! Sanki, hiç yanımdan ayrılmamışsın, hiç o acıları yaşamamışsın gibiydi. Yalnızca, tıraş olmamıştın. Sahi, neden olmamıştın ki? Tıraş takımın mı yoktu, yoksa izin mi vermemişlerdi traş olmana?
Suçunun ne olabileceğini düşündüm aylarca. İnsanları sevmen, insanca yaşamalarını istemen, ülken için çalışman, aydınlık bir beyin ve yüreğe sahip olman dışında, hiç bir suç bulamadım. Sen, kendinde bulabilmiş miydin?
Yaşayamam sanıyordum, ama senden sonra da yaşadım. Savunduğun değerler uğruna, bıraktığın yerden sürdürmek istedim. Bana güldüler, biliyor musun? “Kelaynak kuşu, türünün son örneği” “ya da “dinozor” dediler, özellikle duyurmak için yüksek sesle.
Savunduğumuz değerler, birer birer unutuldu, unutturuldu. Dünyayı, savaşlar kana boyamayı sürdürüyor, izliyoruz; hem de çekirdek çitleyerek. Nurlu Ufuklar’ın “N”si düştü. Gelen gün, dünü aratır oldu.
Sana anlattığım, olumsuzlukların yalnızca küçük bir bölümü üstelik. Bir gözümü kör, bir kulağımı sağır ettim artık.
Şimdi, sonbahar bozkırları gibi kurudu yüreğim. Hiç bir sevgi yeşertemez artık, bilirim. Baharı ve yazı çoktan tükettim. Kışa hazırlanan bir sonbahar bozkırı yüreğim.
Bekle beni, olur mu? Son mevsimimle geleceğim sana. Yüreğimde, kardelenlerden bir demet, bedenimde son mevsimin esintisi olacak. Bir de sana, yeni açmış badem çiçekleri üzerine yağan kar tanelerini getireceğim; yaşamının ilkyazında gitmen anısına.
Üşümezsin, değil mi?
11 Eylül 2009 Cuma
SABAH NOTLARI
DAMLALAR HIZ YARIŞINDA
Saat sabahın beşi. Kent henüz uykuda. Bazen hızlanan, çoğu kez de usul usul yağan yağmurun sesi de olmasa, bu koca kentin yaşadığına inanası gelmiyor insanın; bir de seyrek de olsa yoldan geçen arabaların gürültüleri…
İki gün önce cehennemi yaşamıştık oysa. İçinde olmasak da ekranlardan odalarımıza, gözlerimize, yüreklerimize çağlamıştı sel. Ne varsa silip süpürmüştü yaşama ve umuda dair; gözlerimizde tuzunu, yüreklerimizde acısını bırakarak. Odamıza yayılan madeni seslerle, bilmem kaçıncı ölüyü bildiriyordu sunucu. Renksiz camdan kan damlıyordu, masallar, oyunlar, çocuklar susarken. Çığlıklar geçiyordu kalemimden.
Gece de çığlık çığlığaydı. Gözlerimi dövüyordu damlaların tuzu. Yıllardır ülkemi saran karanlık, yarına da yolcu olduğunun korkusunu düşürüyordu yüreğime; düşüncelerimizi, belleklerimizi, geleceğimizi esir aldığı gibi, şimdi de bedenlerimizi esir alıyordu. Umutlarım, düşlerim, balçıklara karışıyordu her çıkan cesetle.
Doğa, kendisinden alınanı geri alıyordu her seferinde. Bunu bir türlü anlatamamıştı para hırsıyla, oy avcılığıyla bugünleri hazırlayan karanlık zihinlere. Marmara depreminde denizi doldurup site yapanlara, yaptıranlara da göstermişti bunu. “Benimle oynamayın! Yaşama hakkımı elimden alırsanız, ben de sizinkini alırım!” demişti pek çok kez, ama dinleyen kim!..
Yıllar önce sormuşum, ama bir kez daha sormadan edemiyorum:
ne de çok akmış sular/ yıkmış tüm köprülerimi/ ne zaman soldu umutlar/ ne zaman yitirdim gülüşlerimi/ neden zaman geriye akar/ karabasan eder düşlerimi/ ne zaman söndü ışıklar/ kim kararttı güneşimi/ neden yükseldi duvarlar/ kim gölgeledi beni/ kibele’m neden ağlar/…
Şimdi, karbeyazlar teslim bayrağı; göz gözü görmüyor, sis bürümüş dört yanı. Karanlıksa gittikçe koyulaştı. Umut ırak; ağır aksak direncin adımları…
Kent uyanmaya başladı(!) Arabaların gürültüsü çoğaldı. Gökyüzü yine de kapkara; damlalarsa hız yarışında.
12.09.2009, Eskişehir
Saat sabahın beşi. Kent henüz uykuda. Bazen hızlanan, çoğu kez de usul usul yağan yağmurun sesi de olmasa, bu koca kentin yaşadığına inanası gelmiyor insanın; bir de seyrek de olsa yoldan geçen arabaların gürültüleri…
İki gün önce cehennemi yaşamıştık oysa. İçinde olmasak da ekranlardan odalarımıza, gözlerimize, yüreklerimize çağlamıştı sel. Ne varsa silip süpürmüştü yaşama ve umuda dair; gözlerimizde tuzunu, yüreklerimizde acısını bırakarak. Odamıza yayılan madeni seslerle, bilmem kaçıncı ölüyü bildiriyordu sunucu. Renksiz camdan kan damlıyordu, masallar, oyunlar, çocuklar susarken. Çığlıklar geçiyordu kalemimden.
Gece de çığlık çığlığaydı. Gözlerimi dövüyordu damlaların tuzu. Yıllardır ülkemi saran karanlık, yarına da yolcu olduğunun korkusunu düşürüyordu yüreğime; düşüncelerimizi, belleklerimizi, geleceğimizi esir aldığı gibi, şimdi de bedenlerimizi esir alıyordu. Umutlarım, düşlerim, balçıklara karışıyordu her çıkan cesetle.
Doğa, kendisinden alınanı geri alıyordu her seferinde. Bunu bir türlü anlatamamıştı para hırsıyla, oy avcılığıyla bugünleri hazırlayan karanlık zihinlere. Marmara depreminde denizi doldurup site yapanlara, yaptıranlara da göstermişti bunu. “Benimle oynamayın! Yaşama hakkımı elimden alırsanız, ben de sizinkini alırım!” demişti pek çok kez, ama dinleyen kim!..
Yıllar önce sormuşum, ama bir kez daha sormadan edemiyorum:
ne de çok akmış sular/ yıkmış tüm köprülerimi/ ne zaman soldu umutlar/ ne zaman yitirdim gülüşlerimi/ neden zaman geriye akar/ karabasan eder düşlerimi/ ne zaman söndü ışıklar/ kim kararttı güneşimi/ neden yükseldi duvarlar/ kim gölgeledi beni/ kibele’m neden ağlar/…
Şimdi, karbeyazlar teslim bayrağı; göz gözü görmüyor, sis bürümüş dört yanı. Karanlıksa gittikçe koyulaştı. Umut ırak; ağır aksak direncin adımları…
Kent uyanmaya başladı(!) Arabaların gürültüsü çoğaldı. Gökyüzü yine de kapkara; damlalarsa hız yarışında.
12.09.2009, Eskişehir
2 Eylül 2009 Çarşamba
İYİ KİTAP'TAN
SOKAKLAR GÜZELDİR AMA...
Elif TÜRKÖLMEZ
Sokaklar Düş Yangını, sokak çocuklarının yalnızlık, acı ve yoksunlukla dolu hayatlarını tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Ayşe Çekiç Yamaç’ın sokak çocuklarıyla zaman geçirip izlenimlerinden faydalanarak yazdığı bu kitap, bu yönüyle kurgusal bir romandan fazlasını sunuyor.
Her çocuk büyüyüp kendi kanatlarıyla uçmaya başlayana kadar kendisini seven, koruyup kollayan sevgi dolu bir aileye, sıcak bir odaya ve bir kap yemeğe ihtiyaç duyar. Kimi bunu fazlasıyla bulur, kimi eksik gedik idare eder, kimininse hiçbir zaman böyle bir şansı olmaz; gün yüzü görmez, sokakta yatıp kalkar, bulduğuyla karnını doyurur, suça, belaya daha çocukken bulaşır. Bu, ne ‘kader’dir aslında, ne de nerede kim tarafından işlendiği belli olmayan bir günahın bedeli… Sokakta çocuk olmak, ancak sizi eve çağıran annenize “Beş dakika daha, lütfen!” diye yalvarırken
güzeldir. Tüm sevimliliğinizle ve eksik süt dişlerinizle, “Biraz daha sokakta kalmak, oynamak istiyorum,” derken… Tersi kabul edilemez, canyakar, yürek sızlatır. Sokakta kalmış bir çocuktan daha acı verici ne olabilir? Ama işte onları her gün gördüğümüz,belki şöyle bir başını okşayıp, avucuna üç beş kuruş sıkıştırıp geçtiğimiz için acıya karşı da duyarsız olduk. Sanki onlar gerçekten sokağa ait, şanssız, kadersiz çocuklarmış gibi onlardan tarafa bakmaz, onları görmez olduk.
Sokak çocuklarının acısına
duyarsızlaştık, onları
görmezden gelir olduk.
Ayşe Çekiç Yamaç’ın Sokaklar Düş Yangını adlı kitabını okurken, artık duyarsızlaştığımız bu acının aslında ne kadar taze olduğunu hissediyor insan. Kitabın ana karakteri Özgür’ün ‘sokağa düşüş’ hikâyesi aslında sıradan ama bir o kadar da gerçekçi: Parçalanmış, sorumsuz bir aile!
Ailesinden, sıkıntılarından kaçarken sokağın geçici parlak dünyasını keşfeden Özgür, bunun her zaman böyle olacağına, sokağın kendisine mutluluk ve huzur vereceğine inansa da bir süre sonra aslında bunun hiç de böyle olmadığını keşfedecek, evini
özleyecek ama bunun için çok geç olduğunu fark edecektir.
YENİLGİ VE NEFRET
Aslında bu noktada yazarın çocuklara, “Aman ha, evinizden kaçmayın,sokaklar tehlikelidir,” mesajı verip kenara çekilerek kolaya kaçtığını düşünebilirsiniz
ama durum öyle değil. Ayşe Çekiç Yamaç bu konuda araştırma yapan, sokağı gerçekten bilen bir yazar ve çocuklara verdiği mesajlar gerçekten dikkate değer.
Kitap boyunca, Özgür’le birlikte sokakların bir çocuk için nasıl tehlikeler barındırdığını görüyoruz. Tiner kokluyor, bali çekiyor, hatta cinsel tacize uğruyoruz. Bütün bunlar Özgür’le birlikte bizim de canımızı acıtıyor, isyan ettiriyor. Özgür yenildikçe sokaktan nefret etse de, başardığı ve kazandığı zamanlarda sokağa bağlanıyor, onu sevmeye, gerçek evi gibi görmeye başlıyor. Tabii bu duygu geçici. Hemen ardından aç kalmalar, kavgalar, dayaklar, soğuklar geliyor. Özgür, birkaç kez rehabilite edilmek için hastaneye yatırılıyor ama oradan da kaçıyor.
Aslında Türkiye’de sokak çocukları için oluşturulan bu merkezlerin işlevsiz oluşu, Özgür gibi çocukların buralardan neden kaçtığını anlatıyor. Çocukların baskı ve zorlama altında olmadan kalacakları, kendilerini ifade edebilecekleri ve tedavi olabilecekleri merkezlerin çoğalması bu sorunun aşılması için elzem.
FAZLASIYLA GERÇEK
Kitapta, Özgür’ün dışında yer alan yan karakterler de sokağın dilini ve rengini iyi yansıtıyor. Gerçi zaman zaman kurgu sarkıyor ve bu durum insanı biraz yoruyor ama romanın genel başarısına üstün gelmediği için gözardı edilebilir. Zira kullanılan
dil ve tasvirler de zaman zaman yorucu oluyor, ama yazar sokakları
bildiğine göre doğrudur herhalde!
Roman fazlasıyla gerçekçi bir dünya sunuyor. Öyle ki zaman zaman bu gerçekten kaçmak için kitabı yarıda bırakmak istiyorsunuz. Ama sonuna kadar okuyun ve bu gerçekle baş edebilmek için siz ne yapabilirsiniz onu düşünün. Kitap, sadece bu işe yarasa bile yeter!
Sokaklar Düş Yangını
Ayşe Çekiç Yamaç
Bu Yayınları
250 sayfa
İyi Kitap • Dosya / Çocuk Kitaplığı • Sayı 7 • Eylül 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)