GÜN KARANLIK
su s'ağır
toprak s'ağır
gözler b'akar'kör
d'iller suskun
k'ulaklar s'ağır
çığlığım içime sus'kun
c'an bedene ağ'ır
gün gece
gün kar'anlık
yürek'ler s'ağır
18 Eylül 2010 Cumartesi
29 Ağustos 2010 Pazar
KANAYAN SELLER GİBİ- ATEŞ ÇİÇEĞİ
“Elleri zaman dışı bir çiçek, gözleri akşam şafakları gibi göçmen,” biri olarak dolaşırken bir destanın kanayan sellerinde, “türkülerden ağıtlardan geçtim”; ATEŞ ÇİÇEĞİ gibi; geçmişin çileli dönemeçlerinde..
“Saplarından,
uçurumlarından,
gök biçilmiş ekinlerinden geçtim onların…
içimden ağıtlar türküler geçti; yakarak, kanatarak…”
Bozkırlarda gördüm sevdanın yeşilini… Filiğ’in Hatçesi’nde, Sicilyalı Skylla da yandım kadınların binlerce yıldır acıyla yoğrulmuş tarihine.
Zorbalığı da yaşadım, kahramanlığı da… Kar’Hüseyin karardı yüreğim; Arif Bey de Kuvayi Milliye oldu destan destan.
Korunaksız kel tepelerde gördüm, insanlarımın ikiyüzlü ve dönekliğini; ama aynı zamanda dostuna el verdiğini dar zamanlarda; korkak, cesur, sevdalı, barışı kanla yazan, kanda barışı boğan insanlarımı...
Kanadım destan destan; filizlendim umut umut…
Diledim ki, okumakta geciktiğim bu destan, sayfa sayfa ulaşsın tüm kitapseverlere; bu destanı dize dize dokumak için ayağının değmediği taş kalmayan ozanın saygıyla ellerinden öperek…
ATEŞ ÇİÇEĞİ
Bir Destan Denemesi
ADNAN DURMAZ
ART Basın yayın, Şubat 2003, Ankara
29.08.2010, Eskişehir
AYŞE YAMAÇ
“Elleri zaman dışı bir çiçek, gözleri akşam şafakları gibi göçmen,” biri olarak dolaşırken bir destanın kanayan sellerinde, “türkülerden ağıtlardan geçtim”; ATEŞ ÇİÇEĞİ gibi; geçmişin çileli dönemeçlerinde..
“Saplarından,
uçurumlarından,
gök biçilmiş ekinlerinden geçtim onların…
içimden ağıtlar türküler geçti; yakarak, kanatarak…”
Bozkırlarda gördüm sevdanın yeşilini… Filiğ’in Hatçesi’nde, Sicilyalı Skylla da yandım kadınların binlerce yıldır acıyla yoğrulmuş tarihine.
Zorbalığı da yaşadım, kahramanlığı da… Kar’Hüseyin karardı yüreğim; Arif Bey de Kuvayi Milliye oldu destan destan.
Korunaksız kel tepelerde gördüm, insanlarımın ikiyüzlü ve dönekliğini; ama aynı zamanda dostuna el verdiğini dar zamanlarda; korkak, cesur, sevdalı, barışı kanla yazan, kanda barışı boğan insanlarımı...
Kanadım destan destan; filizlendim umut umut…
Diledim ki, okumakta geciktiğim bu destan, sayfa sayfa ulaşsın tüm kitapseverlere; bu destanı dize dize dokumak için ayağının değmediği taş kalmayan ozanın saygıyla ellerinden öperek…
ATEŞ ÇİÇEĞİ
Bir Destan Denemesi
ADNAN DURMAZ
ART Basın yayın, Şubat 2003, Ankara
29.08.2010, Eskişehir
AYŞE YAMAÇ
24 Ağustos 2010 Salı
YOL TUTUNCA...
“…
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
…” N.H
YOL TUTUNCA…
Kızgın akşam poyrazıyla savrulurken zaman, gazel döken gülüşlerimi toplayıp düşerim yola; kim bilir kaç yüzde gözyaşlarımın izini bırakarak. Ay gümüşlenmiş, geceyi mavilemiştir; gidişim boyunca yol arkadaşım olacaktır, belli.
Otobüs yararken geceyi, ay toplayıp cümle gülümsemesini salmıştır yüzüme. Sırılsıklam bir kenti geride bırakırken, serine döner kavuran yel. Anadolum, o bozkır görüntülü yayla kucağına almıştır beni yol yol.
Herkes suskundur, herkes uykuda. Ahmed Arif’in “bir ben uyumam kaç bahar…” dizelerini anımsatırcasına, ayak seslerini duyduğum son baharın belki de son mavi akşamlarından birindedir uykuyu unutmuş gözlerim. Dizeler salınır belleğimde cümle ozanlarımdan; gümüşlenen ay üstüne, parlayan yıldızlar; yıldızlara yazılan umutlar, sevdalar; gittikçe koyulaşan karanlıklar, acılar, hüzünler üstüne…
“…Aah geceye akan kanda bilendim
Selam olsun
Urganını omzunda taşıyan o suçlu bendim
…” der Adnan Durmaz ve sürdürür sözü:
“Hani
Nasıl olsa hayat
Bir yerde seni de ağlatmıştır
An vardır her ömürde çarpar acının göktaşı
O zaman
Kan içinde kalan o bulutu aldım ben
gözlerinin değdiği yerden
Saklarım hâlâ
Sil gitsin
…” der, gülümserim. “Karanlıkta kanayan ateşlerin közü…” olmaya “sürgünlüktür ömrüm,” anlarım.
Sadaka kokulu sahur yemeklerinde, yüzyıllık uykusundadır belki yol boyunca halkım; uyandırmak uğruna bin ömür harcadığım çarşafa sarılı kadınlarım… O kadınlar ki, Nazım’ın deyişiyle,
“…soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen…
…
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
…” belki, kim bilir…
Sonra Ahmed Arif, Anadolu’nun sesiyle söz olur, dize olur akar direncime:
“…dayan tırnak ile, dayan diş ile… umut ile sevda ile düş ile…”
Gün ufukta görünmeden önce, kızıllığı belirir tan yerinde. Kentim açmıştır kollarını gün bakışlı çocuk gülümseyişiyle. Yeni bir gündür başlayan, yeni bir yaşam; her günkünden daha aydınlık belki.
“Yaşamak güzel şey be kardeşim!” Hüznün bile tadından belli…
a.y. 24.08.2010, Eskişehir.
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak,
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
…” N.H
YOL TUTUNCA…
Kızgın akşam poyrazıyla savrulurken zaman, gazel döken gülüşlerimi toplayıp düşerim yola; kim bilir kaç yüzde gözyaşlarımın izini bırakarak. Ay gümüşlenmiş, geceyi mavilemiştir; gidişim boyunca yol arkadaşım olacaktır, belli.
Otobüs yararken geceyi, ay toplayıp cümle gülümsemesini salmıştır yüzüme. Sırılsıklam bir kenti geride bırakırken, serine döner kavuran yel. Anadolum, o bozkır görüntülü yayla kucağına almıştır beni yol yol.
Herkes suskundur, herkes uykuda. Ahmed Arif’in “bir ben uyumam kaç bahar…” dizelerini anımsatırcasına, ayak seslerini duyduğum son baharın belki de son mavi akşamlarından birindedir uykuyu unutmuş gözlerim. Dizeler salınır belleğimde cümle ozanlarımdan; gümüşlenen ay üstüne, parlayan yıldızlar; yıldızlara yazılan umutlar, sevdalar; gittikçe koyulaşan karanlıklar, acılar, hüzünler üstüne…
“…Aah geceye akan kanda bilendim
Selam olsun
Urganını omzunda taşıyan o suçlu bendim
…” der Adnan Durmaz ve sürdürür sözü:
“Hani
Nasıl olsa hayat
Bir yerde seni de ağlatmıştır
An vardır her ömürde çarpar acının göktaşı
O zaman
Kan içinde kalan o bulutu aldım ben
gözlerinin değdiği yerden
Saklarım hâlâ
Sil gitsin
…” der, gülümserim. “Karanlıkta kanayan ateşlerin közü…” olmaya “sürgünlüktür ömrüm,” anlarım.
Sadaka kokulu sahur yemeklerinde, yüzyıllık uykusundadır belki yol boyunca halkım; uyandırmak uğruna bin ömür harcadığım çarşafa sarılı kadınlarım… O kadınlar ki, Nazım’ın deyişiyle,
“…soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen…
…
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler
…” belki, kim bilir…
Sonra Ahmed Arif, Anadolu’nun sesiyle söz olur, dize olur akar direncime:
“…dayan tırnak ile, dayan diş ile… umut ile sevda ile düş ile…”
Gün ufukta görünmeden önce, kızıllığı belirir tan yerinde. Kentim açmıştır kollarını gün bakışlı çocuk gülümseyişiyle. Yeni bir gündür başlayan, yeni bir yaşam; her günkünden daha aydınlık belki.
“Yaşamak güzel şey be kardeşim!” Hüznün bile tadından belli…
a.y. 24.08.2010, Eskişehir.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
AKŞAM SEFALARI
“haydi abbas vakit tamam
akşam diyordun işte oldu akşam
…” C. Sıtkı Tarancı
AKŞAM SEFALARI
Gün boyu yalım yalım kavrulan akşam sefaları, güneşin saçlarını toplamasının ardından açıverirler pembeli, sarılı, morlu; akşamın o tatlı ılıklığına güzellikleriyle eşlik edercesine. Begonviller daha bir canlı sarılır balkon demirlerine; yıldız çiçekleri yıldızlara çağrı çıkarır sanki, olanca güzellikleriyle. Şakımayı unutmuş kuşlar da görünür birer birer. Doğanın cümlesinin akşam sefası başlar yavaşça.
Şarabın o tatlı kızıllığı da akşam sefalarının renkleriyle yarışırcasına davetkar... Karanlıkları akşamları da olsa unutma, hüzünleri kuşatma çabası… Hayyam ise dizeleriyle konuk olur bu sefaya:
“Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün...
Zira senin üstünde de otlar bitecek”
Hayyam’ı kırmak olur mu? Üstelik de yalnızca iki gün için(!)..
Gece ilerledikçe, Atilla İlhan söze durur, An Gelir’le:
“…
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
…”
Ülkemin karanlığı gelip kurulmuştur akşam sefasının üstüne; cümle hüzünler, sevdalarla… Kuşatmaya çalıştığımız hüzün bizi kuşatmıştır bu kez de. Yıldızlar daha sönüktür sanki;tüm çiçeklerin renkleri yitik...
Sessiz bir dinleyicidir zaman; sözler dizersiniz, kimsenin duymadığı: A. İlhan yetişir dizeleriyle:
“…
o sözler ki bir ömür boyu
dolu bir tabanca gibi yüreğimizde taşırız,
o sözler ki bir kez ağzımızdan çıkmıştır
uğrunda asılırız.
…”
Söz sussa da Atilla İlhan bırakmaz sizi:
“…
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle…”
Tüm anılar canlanır, tüm yitikler masada yerini alır; şarap gözlerde sağanaktır artık:
“…
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
…”
Sağanaklarsa, günün ilk ışıklarıyla engin maviliğe gömülür. Gün yine aynı gün, umut yine aynı umuttur yaşadıkça dalgalanan. Yaşamsa, yarım bir gülümsemedir dudakların kıyısında, her an solmaya hazırlanan.
03.08.2010, Antalya
akşam diyordun işte oldu akşam
…” C. Sıtkı Tarancı
AKŞAM SEFALARI
Gün boyu yalım yalım kavrulan akşam sefaları, güneşin saçlarını toplamasının ardından açıverirler pembeli, sarılı, morlu; akşamın o tatlı ılıklığına güzellikleriyle eşlik edercesine. Begonviller daha bir canlı sarılır balkon demirlerine; yıldız çiçekleri yıldızlara çağrı çıkarır sanki, olanca güzellikleriyle. Şakımayı unutmuş kuşlar da görünür birer birer. Doğanın cümlesinin akşam sefası başlar yavaşça.
Şarabın o tatlı kızıllığı da akşam sefalarının renkleriyle yarışırcasına davetkar... Karanlıkları akşamları da olsa unutma, hüzünleri kuşatma çabası… Hayyam ise dizeleriyle konuk olur bu sefaya:
“Dünyada ne var, kendine dert eyleyecek,
Bir gün gelecek ki can bedenden gidecek,
Zümrüt çayır üstünde, sefa sür iki gün...
Zira senin üstünde de otlar bitecek”
Hayyam’ı kırmak olur mu? Üstelik de yalnızca iki gün için(!)..
Gece ilerledikçe, Atilla İlhan söze durur, An Gelir’le:
“…
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
…”
Ülkemin karanlığı gelip kurulmuştur akşam sefasının üstüne; cümle hüzünler, sevdalarla… Kuşatmaya çalıştığımız hüzün bizi kuşatmıştır bu kez de. Yıldızlar daha sönüktür sanki;tüm çiçeklerin renkleri yitik...
Sessiz bir dinleyicidir zaman; sözler dizersiniz, kimsenin duymadığı: A. İlhan yetişir dizeleriyle:
“…
o sözler ki bir ömür boyu
dolu bir tabanca gibi yüreğimizde taşırız,
o sözler ki bir kez ağzımızdan çıkmıştır
uğrunda asılırız.
…”
Söz sussa da Atilla İlhan bırakmaz sizi:
“…
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle…”
Tüm anılar canlanır, tüm yitikler masada yerini alır; şarap gözlerde sağanaktır artık:
“…
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
…”
Sağanaklarsa, günün ilk ışıklarıyla engin maviliğe gömülür. Gün yine aynı gün, umut yine aynı umuttur yaşadıkça dalgalanan. Yaşamsa, yarım bir gülümsemedir dudakların kıyısında, her an solmaya hazırlanan.
03.08.2010, Antalya
MAVİLİĞİN BAŞKENTİ
bütün yüzler mavi bu sabah
bütün gözler deniz
gökyüzüne uzanıyorum
bulutlar sessiz
MAVİLİĞİN BAŞKENTİ
Güneş henüz doğmamış; havada sabah serinliği… Deniz, geceden kalma lacivertinden sıyrılma telaşında; dalgalar soluk soluğa…
Kumların üzerine oturuyorum yavaşça, doğanın bu uyanışını ürkütmekten korkarcasına. Doğudaki ufuk çizgisi, lacivertten pembeye uzanan bir renk cümbüşünde… Bu güzelliğe takılıp kalıyor bir süre bakışlarım. Sonra kızıl bir yelpaze gibi salınarak gülümsemeye başlıyor güneş. Denizin üstü de maviyle kızılın karışımı binbir tona bürünüyor. Dayanamayıp kalkıyor, kucaklıyorum bu güzelliği.
Deniz, havadan daha ılık. Ürpermeyi beklerken, bu ılık kucaklaşmayla gevşiyor bedenim. Uzanıyorum denizin üstüne, sanki gökyüzündeyim; yatağım bulut mu, deniz mi ayrımsayamıyorum, belki ikisi birden…
Dalgalar hafif çırpınışlarla, en güzel şarkısını söylüyor. Kulağım bu engin maviliğin ninnisinde; bedenim ana kucağındamışçasına, hafif sallanışlarda. Bulunduğum an, maviliğin başkenti sanki.
Maviliğin başkenti, Cemal Süreya’nın dizeleriyle kolkola giriyor bir an:
“Biliyorsun, ben hangi şehirdeysem orası yalnızlığın başkenti... "
Ve hemen arkasından Ali Yüce’nin dizeleri söze bürünüyor belleğimde:
“yalnızlık da kim oluyormuş
boyuyor kendi kendini gurbet
gözlerinizin rengine
…”
Tüm gözleri denize, tüm yüzleri gökyüzüne, tüm yürekleri güneşin doğuşuna boyuyorum sonra. Denizin okşayışı gibi yumuşak bir gülümseme yerleşiyor dudaklarımın kıyısına. Dalgalarla oynaşan kumsala yürüyorum dingin bir hoşnutlukla.
Güneş, her yeri, her şeyi yalımlara boyamaya hazırlanırken ayrılıyorum kıyıdan, ufuk çizgisine dalan bakışlarımı toplayarak.
Uzaktan bir gemi geçiyor, yelkenlerini dalgalarla oynaştırarak…
02.08.2010, Antalya
20 Temmuz 2010 Salı
KADINA BİÇİLEN DEĞER
KULAK KESİĞİ YA DA KADINA BİÇİLEN DEĞER
19 Temmuz 2010 tarihli Milliyet’ten bir haber, tüylerimi dike diken etmeye yetti. Karısını sürekli dövdüğü yetmiyormuş gibi bir de kulağını kestiği halde bir yıl önce mahkemede pişman olduğunu söyleyen eşin yanına katılan kadın, bu kez komadaydı. Bir başka haberde de on beş yaşında bir kız, aile meclisinin kararıyla kardeşi tarafından öldürülmüş, böylece ailenin namusu kurtarılmıştı.
Nazım’ı anımsamamak elde değil: “…Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız…” Düşünmeden edemiyorum; bu adamlar öküzlerinin kulaklarını keser ya da onu öldürüp sığır ailesinin namusunu temizler mi, diye.
Eskiden, bekçi köpeklerinin kulakları kesilirmiş ki, sese daha duyarlı olsunlar. Bu mantıkla bakıldığında kadın, eşinin sesine daha duyarlı olsun diye mi kulağı kesildi acaba? Yani kadın, bekçi… gerisini söyleyemeye dilim varmıyor.
Ya on beşinde namus cinayetine kurban edilen çocukcağıza ne demeli? Çocuk olamadan kadın olmanın bedelini canıyla ödemesine?.. Namusu kadınların bacak arasına hapseden anlayışa?..
21.Yüzyılı mı yaşıyoruz gerçekten? Ortaçağ karanlığından ne farkı var bu yüzyılın? Kadının yeniden kafes arkasına itilmesinin, peçeye, türbana sarılmasının özgürlük olarak sunulmasına ne demeli? Ya İran’da tecavüze uğrayan kadına recm cezası verilirken, ona tecavüz eden erkeğe elli kırbaç vurulmasına; hem de kadın kaçamasın diye boğazına dek çukura gömülürken, erkeğe bu şansı tanımak için, beline dek gömülmesine?
YA ÜLKEMİ İRAN’A BENZETMEYE ÇALIŞANLARA..?
İran’ın emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi bayraklaştırıp kadına yapılanları görmezden gelenlere…?
“Kadınla erkek eşit değil, birbirinin tamamlayıcısıdır,” diyerek kadını erkeğin eksiklerini tamamlayan zavallı bir yaratığa benzeten başbakana ne demeli peki?
Ya, çağdaş görüntü altında, tüm düşüncelerini kadınlara kabul ettirmeye çalışanlarımız?.. Aykırı düşünceye, dirence dayanamayanlarımız?..
Çığlıkların isyanlara karışır düşündükçe yaşanılanları ve dizelere dökülür söz söz:
…
ayaklarımda
binlerce yıllık pranga izleri
kime bağlıysa zincirim
adım onunki
bu gidiş ne zamana
nereye ki…
…
20.07.2010
19 Temmuz 2010 tarihli Milliyet’ten bir haber, tüylerimi dike diken etmeye yetti. Karısını sürekli dövdüğü yetmiyormuş gibi bir de kulağını kestiği halde bir yıl önce mahkemede pişman olduğunu söyleyen eşin yanına katılan kadın, bu kez komadaydı. Bir başka haberde de on beş yaşında bir kız, aile meclisinin kararıyla kardeşi tarafından öldürülmüş, böylece ailenin namusu kurtarılmıştı.
Nazım’ı anımsamamak elde değil: “…Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız…” Düşünmeden edemiyorum; bu adamlar öküzlerinin kulaklarını keser ya da onu öldürüp sığır ailesinin namusunu temizler mi, diye.
Eskiden, bekçi köpeklerinin kulakları kesilirmiş ki, sese daha duyarlı olsunlar. Bu mantıkla bakıldığında kadın, eşinin sesine daha duyarlı olsun diye mi kulağı kesildi acaba? Yani kadın, bekçi… gerisini söyleyemeye dilim varmıyor.
Ya on beşinde namus cinayetine kurban edilen çocukcağıza ne demeli? Çocuk olamadan kadın olmanın bedelini canıyla ödemesine?.. Namusu kadınların bacak arasına hapseden anlayışa?..
21.Yüzyılı mı yaşıyoruz gerçekten? Ortaçağ karanlığından ne farkı var bu yüzyılın? Kadının yeniden kafes arkasına itilmesinin, peçeye, türbana sarılmasının özgürlük olarak sunulmasına ne demeli? Ya İran’da tecavüze uğrayan kadına recm cezası verilirken, ona tecavüz eden erkeğe elli kırbaç vurulmasına; hem de kadın kaçamasın diye boğazına dek çukura gömülürken, erkeğe bu şansı tanımak için, beline dek gömülmesine?
YA ÜLKEMİ İRAN’A BENZETMEYE ÇALIŞANLARA..?
İran’ın emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi bayraklaştırıp kadına yapılanları görmezden gelenlere…?
“Kadınla erkek eşit değil, birbirinin tamamlayıcısıdır,” diyerek kadını erkeğin eksiklerini tamamlayan zavallı bir yaratığa benzeten başbakana ne demeli peki?
Ya, çağdaş görüntü altında, tüm düşüncelerini kadınlara kabul ettirmeye çalışanlarımız?.. Aykırı düşünceye, dirence dayanamayanlarımız?..
Çığlıkların isyanlara karışır düşündükçe yaşanılanları ve dizelere dökülür söz söz:
…
ayaklarımda
binlerce yıllık pranga izleri
kime bağlıysa zincirim
adım onunki
bu gidiş ne zamana
nereye ki…
…
20.07.2010
13 Temmuz 2010 Salı
ANADOLU EDEBİYATI
ANADOLU EDEBİYATI
Anadolu, sayısız uygarlığın beşiği… Estetiğin, duyarlılığın, şiirin, öykünün, romanın yanında acının, hüznün, sefaletin, ezilmişliğin, sayısız baskıların da yangın yeri. Anadolu’yu tanımadan, onu her yönüyle yaşamadan yazılanların bir yanı hep eksik kalmaz mı?
Yazılan eserlerin yayım, basım, dağıtım merkezi İstanbul olsa da yaratım merkezi Anadolu’dur. Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Fakir Baykurtlar… ve daha nicelerini yetiştiren Anadolu, kim ne derse desin, edebiyatın da beşiğidir. Bu noktada Ahmed Arif’e kulak vermeden olur mu?
“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü cocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun ?
…”
Anadolu’da edebiyat yapanlar; fakirliğinden utanan, bilgisizliğin kör kucağına bırakılan, her türlü baskıya kader diyerek boyun eğmiş halkın sözcüleridir; üstelik, onlardan biri, onların içinde, acıların yanında kardeşliğin ve birlikte çalışıp üretmenin mutluluğunu da tadarak. Yaşanılanların, dayatılanların kader olmadığını haykıran yürekli kalemlerdir onlar. Bunca acı ve haksızlığın içinde, çölde vaha yaratmaya çalışan duyarlı gönüllerdir.
“…
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
…” diyen Anadolu’ya, yalnız, bir başına ve uzak olmadığını; onu tanımayan şairlerin ve bilginlerin Anadolu’ya uzaklıklarının yanısıra, insana ve insanın özüne de yabancılıklarını haykıranlardır onlar.
Ne üstünde binlerce yıl at koşturanların izi kalmış, ne sultanların ne de hükümdarların… Oysa, Köroğlu kalmış, Yunus Emre, Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacoğlan… Bedrettin’in destanını dilden dile söyleyip yazanlar kalmış Anadolu’nun yüreğinde. Anadolu’nun çimenler üstündeki gözyaşları kalmış türkü türkü savrulan; bir de “meçhul askerler” Anadolu’yu talan eden emperyalistleri kovmak için “ölüme gülümseyen” o sevdalı yürekler… Onların destanlarını yazan kalemler…
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...”
Anadolu’dan seslenir yine o kalemler. Kardeşçe üretip bölüşmenin keyfiyle bir küçük dergi olur; küçük dergide bir şiir, bir öykü… Bir roman olur ya da yayıncıların kapısını aşındırıp da yayınlatamazsa, yiyecek ekmeğini matbaalara verip yine de sesini duyurmaya çalışan.
“ …
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tirnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Diyen Anadolu’nun sesini duymayacak, duyurmayacak mıyız? Yeni dünya düzenine teslim olmuş yayın ve dağıtım tekellerinin kurallarına boyun mu eğeceğiz?
“Gör, nasıl yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgecilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?”
Bunca yürekli kalem varken ve Anadolu’nun bu özden çağrısı kulaklarımızda yankılanırken, edebiyatın kalbi Anadolu’da atmayı sürdürecektir.
Not: Tırnak içindeki dizeler, Ahmed Arif’in Anadolu şiirinden alıntıdır.
Bir şiir de benden:
Ç’AĞLAR Y’AN’GINI
ç’ağ değil ç’ağ’lar yangını
kavruğu kar’an’lıkların
umudumun gülü açamayan
yüreğimin onmaz sancısı
büyü’meyen filizi düşlerimin
hep bir b’aşka uyandığım sabahların
her gece yıldız yıldız
düşlerin koynuna uzandığım
mutlu sonlu masallara yazdığım adın
tutunup saçlarına güneşin
yağmurun iplerine kurduğum salıncağım
her biri umut
her biri türkü gözlü çocukların
esirgenen suyun
parsellenen toprağın
ilmiği boynumda darağaçların
yalımında savrulan külü ozanlarımın
acıyla soluduğum havan
rengini yitirmiş saçları anamın
kirlenmiş köpükleri denizlerinin
bir de yanan sevdaları kızların
kalemimden sen geçersin
dünüm düşüm umudum
ida’m ağrı’m nemrut’um
sen anadolu’m
maviada, mayıs-haziran 2010
Anadolu, sayısız uygarlığın beşiği… Estetiğin, duyarlılığın, şiirin, öykünün, romanın yanında acının, hüznün, sefaletin, ezilmişliğin, sayısız baskıların da yangın yeri. Anadolu’yu tanımadan, onu her yönüyle yaşamadan yazılanların bir yanı hep eksik kalmaz mı?
Yazılan eserlerin yayım, basım, dağıtım merkezi İstanbul olsa da yaratım merkezi Anadolu’dur. Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Fakir Baykurtlar… ve daha nicelerini yetiştiren Anadolu, kim ne derse desin, edebiyatın da beşiğidir. Bu noktada Ahmed Arif’e kulak vermeden olur mu?
“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü cocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun ?
…”
Anadolu’da edebiyat yapanlar; fakirliğinden utanan, bilgisizliğin kör kucağına bırakılan, her türlü baskıya kader diyerek boyun eğmiş halkın sözcüleridir; üstelik, onlardan biri, onların içinde, acıların yanında kardeşliğin ve birlikte çalışıp üretmenin mutluluğunu da tadarak. Yaşanılanların, dayatılanların kader olmadığını haykıran yürekli kalemlerdir onlar. Bunca acı ve haksızlığın içinde, çölde vaha yaratmaya çalışan duyarlı gönüllerdir.
“…
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
…” diyen Anadolu’ya, yalnız, bir başına ve uzak olmadığını; onu tanımayan şairlerin ve bilginlerin Anadolu’ya uzaklıklarının yanısıra, insana ve insanın özüne de yabancılıklarını haykıranlardır onlar.
Ne üstünde binlerce yıl at koşturanların izi kalmış, ne sultanların ne de hükümdarların… Oysa, Köroğlu kalmış, Yunus Emre, Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacoğlan… Bedrettin’in destanını dilden dile söyleyip yazanlar kalmış Anadolu’nun yüreğinde. Anadolu’nun çimenler üstündeki gözyaşları kalmış türkü türkü savrulan; bir de “meçhul askerler” Anadolu’yu talan eden emperyalistleri kovmak için “ölüme gülümseyen” o sevdalı yürekler… Onların destanlarını yazan kalemler…
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...”
Anadolu’dan seslenir yine o kalemler. Kardeşçe üretip bölüşmenin keyfiyle bir küçük dergi olur; küçük dergide bir şiir, bir öykü… Bir roman olur ya da yayıncıların kapısını aşındırıp da yayınlatamazsa, yiyecek ekmeğini matbaalara verip yine de sesini duyurmaya çalışan.
“ …
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tirnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Diyen Anadolu’nun sesini duymayacak, duyurmayacak mıyız? Yeni dünya düzenine teslim olmuş yayın ve dağıtım tekellerinin kurallarına boyun mu eğeceğiz?
“Gör, nasıl yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgecilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?”
Bunca yürekli kalem varken ve Anadolu’nun bu özden çağrısı kulaklarımızda yankılanırken, edebiyatın kalbi Anadolu’da atmayı sürdürecektir.
Not: Tırnak içindeki dizeler, Ahmed Arif’in Anadolu şiirinden alıntıdır.
Bir şiir de benden:
Ç’AĞLAR Y’AN’GINI
ç’ağ değil ç’ağ’lar yangını
kavruğu kar’an’lıkların
umudumun gülü açamayan
yüreğimin onmaz sancısı
büyü’meyen filizi düşlerimin
hep bir b’aşka uyandığım sabahların
her gece yıldız yıldız
düşlerin koynuna uzandığım
mutlu sonlu masallara yazdığım adın
tutunup saçlarına güneşin
yağmurun iplerine kurduğum salıncağım
her biri umut
her biri türkü gözlü çocukların
esirgenen suyun
parsellenen toprağın
ilmiği boynumda darağaçların
yalımında savrulan külü ozanlarımın
acıyla soluduğum havan
rengini yitirmiş saçları anamın
kirlenmiş köpükleri denizlerinin
bir de yanan sevdaları kızların
kalemimden sen geçersin
dünüm düşüm umudum
ida’m ağrı’m nemrut’um
sen anadolu’m
maviada, mayıs-haziran 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)