AYŞE YAMAÇ
...............
o sevdalar yandı, aaah!
gözyaşlarıyla yıkandı
kirli sabahlar
...................
EYLÜL MEKTUBU
Yüreğimde binlerce kuşun kanat çırpınışlarıyla gelmiştim sana. Ellerimde, yediverenlerin yedi rengi, yedi kokusu; bedenimde tüm denizlerden derlediğim tatlı esinti; dilimde, bülbüllerden öğrendiğim nağmeler vardı. Ellerini uzatıp beni kucakladığında, yedi rengim parlamış, tüm bedenim bahara kesmiş, dallarımda cıvıldaşır olmuştu sevda kuşları. Bedenimdeki tatlı esinti, sevdanın fırtınasına dönüşmüş, ikimizi de alıp çıkarmıştı bulutlar ülkesine. O an, ne savaş, ne insan hakları, ne suskunluğumuz, ne de ezilmişliğimiz aklımdaydı. Yalnız sen vardın, yalnız biz vardık, yalnız sevdamız vardı. Dünya, tüm çirkinliklerinden arınmış, sevdamızı kutsuyordu sanki. Güneş, sevgi sevgi parlıyor, rüzgar, sevgi sevgi esiyordu. Tüm yüzlerde, sevgimizin balkıdığını görüyor, daha bir sıkı sarılıyorduk sevdamıza. Aşk şarkılarından başka şarkı, Annabelle’den başka şiir duymuyordu kulaklarımız.
Birkaç ay mı sürmüştü yalnızca, bu mutlu günler? Yoksa biz, zaman kavramını mı yitirmiş, çok uzun süre yaşadığımız bu sevginin, bekleyişin sıkıntısıyla acılarla bezenmesini izlerken, çok çabuk bittiğini mi düşünmüştük, hala anlamış değilim. Tek anımsadığım, Orhan Veli’nin o ünlü dizelerini, Anlatamıyorum’u okurken, sık sık ağladığım.
O dizeler, hala ağlatır beni, biliyor musun?
“Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?
..............”
Evet, dizelere sığınmıştım, o uzun, korku dolu gecelerin bekleyişinde. Eylül’ün o karanlık gecelerinin birinde, kapımızın çalınıp yaka paça götürülmenin ertesinde. Günlerce karakolları dolaştığım, bir haber, tek bir iz aradığım, yüzünü bir kez olsun görmeyi dilediğim o korkunç bekleyişlerde.
Ağlıyordum, ama kimse duymuyordu sesimi. Sanki herkes, iz bırakmadan yok oluvermiş, buharlaşıp uçuvermişti. Çaldığım tüm kapılar ya açılmıyor, ya da korkulu bir bakışla hemen kapatılıveriyordu yüzüme. Değil mısralarıma, çığlıklarıma bile sağırlaşmıştı yürekler.
O günlerin birinde öğrendim yaşadığını. Yeniden canlanıvermişken renkler, güneş açıvermişken yeniden, yüreğimdeki yaraların kanaması duruvermişken, asılacağını öğrenivermiştim birdenbire. Üstelik, bu haberi veren gardiyan, mutlu bir olayı duyurur gibi gülümsemişti. Belki de gülümsemesi, duyduğum sözlerin anlamını ilk anda kavramama engel olmuştu. Revirde gözlerimi açtığımda, bir sinir krizi geçirdiğimi söylemişler, sonra da bir suskunluğa gömülmüştüm işte. Bu yüzden, seni son kez görme şansımı da yitirdiğimi, asıldığını gazetelerden öğrendiğimde anlamıştım.
Nasıl da yakışıklıydı fotoğraftaki yüzün! Sanki, hiç yanımdan ayrılmamışsın, hiç o acıları yaşamamışsın gibiydi. Yalnızca, tıraş olmamıştın. Sahi, neden olmamıştın ki? Tıraş takımın mı yoktu, yoksa izin mi vermemişlerdi traş olmana?
Suçunun ne olabileceğini düşündüm aylarca. İnsanları sevmen, insanca yaşamalarını istemen, ülken için çalışman, aydınlık bir beyin ve yüreğe sahip olman dışında, hiç bir suç bulamadım. Sen, kendinde bulabilmiş miydin?
Yaşayamam sanıyordum, ama senden sonra da yaşadım. Savunduğun değerler uğruna, bıraktığın yerden sürdürmek istedim. Bana güldüler, biliyor musun? “Kelaynak kuşu, türünün son örneği” “ya da “dinozor” dediler, özellikle duyurmak için yüksek sesle.
Savunduğumuz değerler, birer birer unutuldu, unutturuldu. Dünyayı, savaşlar kana boyamayı sürdürüyor, izliyoruz; hem de çekirdek çitleyerek. Nurlu Ufuklar’ın “N”si düştü. Gelen gün, dünü aratır oldu.
Sana anlattığım, olumsuzlukların yalnızca küçük bir bölümü üstelik. Bir gözümü kör, bir kulağımı sağır ettim artık.
Şimdi, sonbahar bozkırları gibi kurudu yüreğim. Hiç bir sevgi yeşertemez artık, bilirim. Baharı ve yazı çoktan tükettim. Kışa hazırlanan bir sonbahar bozkırı yüreğim.
Bekle beni, olur mu? Son mevsimimle geleceğim sana. Yüreğimde, kardelenlerden bir demet, bedenimde son mevsimin esintisi olacak. Bir de sana, yeni açmış badem çiçekleri üzerine yağan kar tanelerini getireceğim; yaşamının ilkyazında gitmen anısına.
Üşümezsin, değil mi?
12 Eylül 2009 Cumartesi
11 Eylül 2009 Cuma
SABAH NOTLARI
DAMLALAR HIZ YARIŞINDA
Saat sabahın beşi. Kent henüz uykuda. Bazen hızlanan, çoğu kez de usul usul yağan yağmurun sesi de olmasa, bu koca kentin yaşadığına inanası gelmiyor insanın; bir de seyrek de olsa yoldan geçen arabaların gürültüleri…
İki gün önce cehennemi yaşamıştık oysa. İçinde olmasak da ekranlardan odalarımıza, gözlerimize, yüreklerimize çağlamıştı sel. Ne varsa silip süpürmüştü yaşama ve umuda dair; gözlerimizde tuzunu, yüreklerimizde acısını bırakarak. Odamıza yayılan madeni seslerle, bilmem kaçıncı ölüyü bildiriyordu sunucu. Renksiz camdan kan damlıyordu, masallar, oyunlar, çocuklar susarken. Çığlıklar geçiyordu kalemimden.
Gece de çığlık çığlığaydı. Gözlerimi dövüyordu damlaların tuzu. Yıllardır ülkemi saran karanlık, yarına da yolcu olduğunun korkusunu düşürüyordu yüreğime; düşüncelerimizi, belleklerimizi, geleceğimizi esir aldığı gibi, şimdi de bedenlerimizi esir alıyordu. Umutlarım, düşlerim, balçıklara karışıyordu her çıkan cesetle.
Doğa, kendisinden alınanı geri alıyordu her seferinde. Bunu bir türlü anlatamamıştı para hırsıyla, oy avcılığıyla bugünleri hazırlayan karanlık zihinlere. Marmara depreminde denizi doldurup site yapanlara, yaptıranlara da göstermişti bunu. “Benimle oynamayın! Yaşama hakkımı elimden alırsanız, ben de sizinkini alırım!” demişti pek çok kez, ama dinleyen kim!..
Yıllar önce sormuşum, ama bir kez daha sormadan edemiyorum:
ne de çok akmış sular/ yıkmış tüm köprülerimi/ ne zaman soldu umutlar/ ne zaman yitirdim gülüşlerimi/ neden zaman geriye akar/ karabasan eder düşlerimi/ ne zaman söndü ışıklar/ kim kararttı güneşimi/ neden yükseldi duvarlar/ kim gölgeledi beni/ kibele’m neden ağlar/…
Şimdi, karbeyazlar teslim bayrağı; göz gözü görmüyor, sis bürümüş dört yanı. Karanlıksa gittikçe koyulaştı. Umut ırak; ağır aksak direncin adımları…
Kent uyanmaya başladı(!) Arabaların gürültüsü çoğaldı. Gökyüzü yine de kapkara; damlalarsa hız yarışında.
12.09.2009, Eskişehir
Saat sabahın beşi. Kent henüz uykuda. Bazen hızlanan, çoğu kez de usul usul yağan yağmurun sesi de olmasa, bu koca kentin yaşadığına inanası gelmiyor insanın; bir de seyrek de olsa yoldan geçen arabaların gürültüleri…
İki gün önce cehennemi yaşamıştık oysa. İçinde olmasak da ekranlardan odalarımıza, gözlerimize, yüreklerimize çağlamıştı sel. Ne varsa silip süpürmüştü yaşama ve umuda dair; gözlerimizde tuzunu, yüreklerimizde acısını bırakarak. Odamıza yayılan madeni seslerle, bilmem kaçıncı ölüyü bildiriyordu sunucu. Renksiz camdan kan damlıyordu, masallar, oyunlar, çocuklar susarken. Çığlıklar geçiyordu kalemimden.
Gece de çığlık çığlığaydı. Gözlerimi dövüyordu damlaların tuzu. Yıllardır ülkemi saran karanlık, yarına da yolcu olduğunun korkusunu düşürüyordu yüreğime; düşüncelerimizi, belleklerimizi, geleceğimizi esir aldığı gibi, şimdi de bedenlerimizi esir alıyordu. Umutlarım, düşlerim, balçıklara karışıyordu her çıkan cesetle.
Doğa, kendisinden alınanı geri alıyordu her seferinde. Bunu bir türlü anlatamamıştı para hırsıyla, oy avcılığıyla bugünleri hazırlayan karanlık zihinlere. Marmara depreminde denizi doldurup site yapanlara, yaptıranlara da göstermişti bunu. “Benimle oynamayın! Yaşama hakkımı elimden alırsanız, ben de sizinkini alırım!” demişti pek çok kez, ama dinleyen kim!..
Yıllar önce sormuşum, ama bir kez daha sormadan edemiyorum:
ne de çok akmış sular/ yıkmış tüm köprülerimi/ ne zaman soldu umutlar/ ne zaman yitirdim gülüşlerimi/ neden zaman geriye akar/ karabasan eder düşlerimi/ ne zaman söndü ışıklar/ kim kararttı güneşimi/ neden yükseldi duvarlar/ kim gölgeledi beni/ kibele’m neden ağlar/…
Şimdi, karbeyazlar teslim bayrağı; göz gözü görmüyor, sis bürümüş dört yanı. Karanlıksa gittikçe koyulaştı. Umut ırak; ağır aksak direncin adımları…
Kent uyanmaya başladı(!) Arabaların gürültüsü çoğaldı. Gökyüzü yine de kapkara; damlalarsa hız yarışında.
12.09.2009, Eskişehir
2 Eylül 2009 Çarşamba
İYİ KİTAP'TAN
SOKAKLAR GÜZELDİR AMA...
Elif TÜRKÖLMEZ
Sokaklar Düş Yangını, sokak çocuklarının yalnızlık, acı ve yoksunlukla dolu hayatlarını tüm gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Ayşe Çekiç Yamaç’ın sokak çocuklarıyla zaman geçirip izlenimlerinden faydalanarak yazdığı bu kitap, bu yönüyle kurgusal bir romandan fazlasını sunuyor.
Her çocuk büyüyüp kendi kanatlarıyla uçmaya başlayana kadar kendisini seven, koruyup kollayan sevgi dolu bir aileye, sıcak bir odaya ve bir kap yemeğe ihtiyaç duyar. Kimi bunu fazlasıyla bulur, kimi eksik gedik idare eder, kimininse hiçbir zaman böyle bir şansı olmaz; gün yüzü görmez, sokakta yatıp kalkar, bulduğuyla karnını doyurur, suça, belaya daha çocukken bulaşır. Bu, ne ‘kader’dir aslında, ne de nerede kim tarafından işlendiği belli olmayan bir günahın bedeli… Sokakta çocuk olmak, ancak sizi eve çağıran annenize “Beş dakika daha, lütfen!” diye yalvarırken
güzeldir. Tüm sevimliliğinizle ve eksik süt dişlerinizle, “Biraz daha sokakta kalmak, oynamak istiyorum,” derken… Tersi kabul edilemez, canyakar, yürek sızlatır. Sokakta kalmış bir çocuktan daha acı verici ne olabilir? Ama işte onları her gün gördüğümüz,belki şöyle bir başını okşayıp, avucuna üç beş kuruş sıkıştırıp geçtiğimiz için acıya karşı da duyarsız olduk. Sanki onlar gerçekten sokağa ait, şanssız, kadersiz çocuklarmış gibi onlardan tarafa bakmaz, onları görmez olduk.
Sokak çocuklarının acısına
duyarsızlaştık, onları
görmezden gelir olduk.
Ayşe Çekiç Yamaç’ın Sokaklar Düş Yangını adlı kitabını okurken, artık duyarsızlaştığımız bu acının aslında ne kadar taze olduğunu hissediyor insan. Kitabın ana karakteri Özgür’ün ‘sokağa düşüş’ hikâyesi aslında sıradan ama bir o kadar da gerçekçi: Parçalanmış, sorumsuz bir aile!
Ailesinden, sıkıntılarından kaçarken sokağın geçici parlak dünyasını keşfeden Özgür, bunun her zaman böyle olacağına, sokağın kendisine mutluluk ve huzur vereceğine inansa da bir süre sonra aslında bunun hiç de böyle olmadığını keşfedecek, evini
özleyecek ama bunun için çok geç olduğunu fark edecektir.
YENİLGİ VE NEFRET
Aslında bu noktada yazarın çocuklara, “Aman ha, evinizden kaçmayın,sokaklar tehlikelidir,” mesajı verip kenara çekilerek kolaya kaçtığını düşünebilirsiniz
ama durum öyle değil. Ayşe Çekiç Yamaç bu konuda araştırma yapan, sokağı gerçekten bilen bir yazar ve çocuklara verdiği mesajlar gerçekten dikkate değer.
Kitap boyunca, Özgür’le birlikte sokakların bir çocuk için nasıl tehlikeler barındırdığını görüyoruz. Tiner kokluyor, bali çekiyor, hatta cinsel tacize uğruyoruz. Bütün bunlar Özgür’le birlikte bizim de canımızı acıtıyor, isyan ettiriyor. Özgür yenildikçe sokaktan nefret etse de, başardığı ve kazandığı zamanlarda sokağa bağlanıyor, onu sevmeye, gerçek evi gibi görmeye başlıyor. Tabii bu duygu geçici. Hemen ardından aç kalmalar, kavgalar, dayaklar, soğuklar geliyor. Özgür, birkaç kez rehabilite edilmek için hastaneye yatırılıyor ama oradan da kaçıyor.
Aslında Türkiye’de sokak çocukları için oluşturulan bu merkezlerin işlevsiz oluşu, Özgür gibi çocukların buralardan neden kaçtığını anlatıyor. Çocukların baskı ve zorlama altında olmadan kalacakları, kendilerini ifade edebilecekleri ve tedavi olabilecekleri merkezlerin çoğalması bu sorunun aşılması için elzem.
FAZLASIYLA GERÇEK
Kitapta, Özgür’ün dışında yer alan yan karakterler de sokağın dilini ve rengini iyi yansıtıyor. Gerçi zaman zaman kurgu sarkıyor ve bu durum insanı biraz yoruyor ama romanın genel başarısına üstün gelmediği için gözardı edilebilir. Zira kullanılan
dil ve tasvirler de zaman zaman yorucu oluyor, ama yazar sokakları
bildiğine göre doğrudur herhalde!
Roman fazlasıyla gerçekçi bir dünya sunuyor. Öyle ki zaman zaman bu gerçekten kaçmak için kitabı yarıda bırakmak istiyorsunuz. Ama sonuna kadar okuyun ve bu gerçekle baş edebilmek için siz ne yapabilirsiniz onu düşünün. Kitap, sadece bu işe yarasa bile yeter!
Sokaklar Düş Yangını
Ayşe Çekiç Yamaç
Bu Yayınları
250 sayfa
İyi Kitap • Dosya / Çocuk Kitaplığı • Sayı 7 • Eylül 2009
21 Temmuz 2009 Salı
“sen gündüzlerin
sefasını süren ey gece
bir damla gündüz ver
okunaksız bizlere
…” *
GÖZLERİM ÇOCUK GÖZLERİM KİTAP
Kasaba ve hatta şehir kütüphanelerinin bile birer birer kapandığı bir dönemde kütüphane açmak; hem de bir köye… “Olacak şey mi; bu zamanda, küçük bir köye!..” diyenler çıkacaktır, ama oldu işte; hem de öyle bir oldu ki…
Bu kütüphane, Köy Enstitülerinden yetişen bir kadının, Huriye Saraç’ın onuruna açılan; Köy Çocukları Kütüphaneleri oluşturma Kültür Sanat Derneği’nin yedinci ayda yedinci kütüphanesi…
“…
1940’lı yılların karanlığından
Köy enstitülerinin aydınlığına çıkmak…
Yaşam koşullarının bıçak sırtı yılları,
Yitirilen umutlar, her şeye karşın
Ayakta kalma savaşımı, yaşamın türküsünü
Söyleme direnci, coşkusu…”Diye anlatıyordu, Huriye Saraç, diğer adıyla Öğretmen Benisa yaşamını. Aydınlığa çıkma savaşımına bir an bile ara vermeden, 1930’lu yıllarda başlayan yaşamı, dirençle, umutla sürüyordu.
Öğretmen Benisa kitabıyla tanımıştım onu ilk. Broy yayınlarından çıkan üç ciltlik kitabı, yalnızca kendi yaşam öyküsü değil, o yıllara tutulan bir aynaydı aynı zamanda. İzmir Kitap Fuarı’nda onu benimle tanıştırmaya getiren Köy Çocukları Kütüphaneleri Oluşturma Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Mesut Tim’di. Mesut Bey’in yanında Huriye Hanım’ı görür görmez, “Öğretmen Benisa” diye ayağa fırlamıştım, daha önce hiç tanımadığım halde. O, kayayı delen bir tohum, Cumhuriyetimizin aydınlık yüzüydü. O zaman almıştım bu kütüphanenin açılış davetini. “Mutlaka geleceğim,” derken, yüzümde güller açıyordu. Nasıl açmasındı ki, bunca kütüphanenin kapısına kilit vurulurken…
Ekizce, Huriye Hanım’ın öğretmenlik yaptığı ilk köydü. Bu yüzden de dernek, onun onuruna açtığı kütüphane için bu köyü seçmişti.
Öğrencileri dede ya da nine olmuş, ama Öğretmen Benisa’yı unutmamışlardı. Tören konuşmasını yapan Huriye Hanım’ın da onu anlatan öğrencilerinin de gözlerinin dolu dolu olması, gözümden kaçmadı. Afyon Valisi Haluk İmga’nın altı kutu kitapla gelip açılışı yapmasının da ayrı bir anlamı vardı doğrusu.
Ekizce; nüfusu, kışın sekiz yüz ya da bine inen, yazınsa kırk binlere çıkan bir gurbetçi köyüydü. Okuyanı çok, aydın, aydınlık yüzlü insanlardı. Benimle ilk kez Emirdağ’a ve bu köye giden Doç. Dr. Nedime Köşgeroğlu’nun da bu aydınlık yüzlü, çağdaş köye hayran kalması da boşuna değildi.
Kütüphane binası, köyün ortak malı; iç düzenleme, raflar da ziraat Odası başkanı Ahmet Köycü’nün eseriydi; kitaplar, Mesut Bey’in başkanı olduğu derneğin, bilgisayar ve diğer araçlar Huriye Hanım’ın… Çocuk kitaplarından yerli ve yabancı romanlara, başvuru kitaplarından yazın dergilerine dek geniş bir okuma yelpazesinin ve bilgisayarlı bir yönetim odasının oluşturulduğu kütüphaneye, okuyucular, tören başlamadan akın etmeye başlamıştı bile. Başta muhtar olmak üzere, bütün köylü canla başla çalışmıştı bu kütüphane için. O da yetmemiş; köyün kadınları, biz konuklar için bükmeler, börekler açmışlar, katmerler yapmışlardı.
Emirdağ Ziraat Odası başkan ve çalışanlarının yoğun çabası da gözümden kaçmadı. Oda sekreteri, Ziraat Mühendisi Necati Doğan’ın yakın ilgisini, bizi Eskişehir’e, evimize dek getirmesini, Sakaryabaşı’ndaki balık ziyafetini de eklemeliyim.
Öğretim Görevlisi Metin Akın’ın sunuculuğunu yaptığı tören boyunca; Afyon Ulusal kanalı, Kanal 3’ün çekimler yaptı, Anadolu Ajansı temsilcisi ve Halk Eğitim Müdürü Nurettin Diker’in fotoğraflar çekip notlar aldı. Engelliler Derneği temsilcileri, Okul müdürleri ya da yardımcıları, belde belediye başkanları, köy muhtarları, gurbetçilerimizden oluşan yoğun bir kalabalık da töreni izledi.
Aziziye İlköğretim Okulu yöresel oyun ekibinin oyunları da görülmeye değerdi.
Pek çok yeni dostla tanışmanın yanında, eski dostlarla da kucaklaşmanın mutluluğunu yaşadığım; gözümde de gönlümde de gökkuşağının doğduğu; ülkemin geleceğine özgü umutlarımı tazelediğim bir gün yaşadım; önümüzdeki öğretim yılında okullara söyleşi için gelmeye sözler de vererek… Kucağımda şair dostlarım; Kazım Okutan’ın Tutku Damlaları, Selahattin Hızlı’nın Yeşil Güneş veBir Damla Gündüz kitaplarıyla zenginleşerek…
Ağır aksak da olsa, direncin adımları vardı ya… Cılız bir mum alevi olsa da ülkemin karanlığına ışık olmaya çalışanlar… Güneşi büyütmeye çabalayanlar yarınlar için…
Bir kütüphanede bir kitap olmak; çocuk gözlü bir kitap ya da kitap gözlü bir çocuk… O, benim bugün işte…
Sevgiyle.
* Selahattin Hızlı, Bir Damla Gündüz adlı şiir kitabından
20.07.2009, Eskişehir
10 Temmuz 2009 Cuma
ÇIĞLIKLAR GEÇER
ÇIĞLIKLAR GEÇER
gün son saçlarını toplarken odalardan
hüzün sereserpe uzanır karanlığıma
siyah beyaz fotoğraflardan
unutulmuş gülümsemeler yayılır
eski zaman şarkılarına
gece tutuşur ay solar
karışırım sağanaklara
bir düğmenin ucundan
madeni sesler yayılır odalara
bilmem kaçıncı ölüyü bildirir sunucu
renksiz camdan kan damlar
masallar susar
oyunlar susar
çocuklar susar
çığlıklar geçer kalemimden
gün son saçlarını toplarken odalardan
hüzün sereserpe uzanır karanlığıma
siyah beyaz fotoğraflardan
unutulmuş gülümsemeler yayılır
eski zaman şarkılarına
gece tutuşur ay solar
karışırım sağanaklara
bir düğmenin ucundan
madeni sesler yayılır odalara
bilmem kaçıncı ölüyü bildirir sunucu
renksiz camdan kan damlar
masallar susar
oyunlar susar
çocuklar susar
çığlıklar geçer kalemimden
6 Temmuz 2009 Pazartesi
ZAMAN SİLGİSİ
ZAMAN SİLGİSİ
Geçmiş otuz iki yılı silip yeniden on yedi yaşına dönmeyi kim istemez!.. Bunu başarmanın mutluluk sarhoşluğunu yaşıyorum yine. On yedi yaşım, on yedi yıldız olup ışıldıyor bakışlarımda; umutlar, beklentiler, düşlerle yüklü on yedi yaş… Yalnız benim de değil üstelik; otuz yıldız öbeği var iki gün boyunca ışıldayan; hepsi de on yedili…
1977 Kütahya Öğretmen Lisesi mezunlarının buluşma yeri bu kez Eskişehir’di. Kentpark’ta başlayan buluşmamız, Eskişehir gezisiyle sürdü.
Kütahya’da öğrenciyken, okulda eski bir otobüsümüz vardı; Düldül derdik adına. Okul gezilerinde kullanılan bu otobüs, eskiliğiyle herkesin alay konusu olurdu. Bu alaylarda yine de bir sevgi gizli olmalıydı ki bunca yıl sonra bile onun yeşilini, nezle olmuş gibi duran uzun burnunu, iki göze benzettiğimiz küçük farlarını böylesine net anımsayabiliyorum. Bunu arkadaşlarıma da anımsatmak için tutmuştum midibüsü. Gerçi, bizim düldülümüze benzemiyordu, yeni bir arabaydı ama olsun…
Restore edilen tarihi Odunpazarı evlerini gezip Osmanlı Evi’nde kısa bir mola verdikten sonra, Haller Gençlik Merkezi’nde aldık soluğu. Çay, kahve, söyleşi, Espark’ta kısa bir gezinti derken, öğle yemeği zamanımız gelmişti. Otobüsteki Gülten’in bükmeleri, benim peynirli çörekler ve meyve sularıyla tadımlık bir kahvaltı sunsak da Çamlaraltı Park’ta doyurduk konuklarımızı asıl. Bilim, Sanat ve Kültür Parkı’na düştü yolumuz sonra.
Konuklarımız parkı gezerken benim gözüm bir masal gemisine kayıyordu, bir yelkenlilere… Geçmiş yılları teknelerin yelkenlerine bağlayıp kıyıdan epey uzağa gönderdikten sonra, maviyle yıkadım bakışlarımı. Masal kahramanlarının maketleriyle çocukluğuma döndüm. Dostlarım gölet çevresindeki gezintilerinden dönünce, Eskişehir’i maviyle yeşilin cennetine dönüştüren Yılmaz Büyükerşen’i de andık sevgiyle. Anfitiyatroda çektirdiğimiz fotoğraflarla ölümsüzleştirdik birlikteliğimizi.
Eskişehir’e gelip de Adalar’da gondol sefasını yapmadan olur muydu? Eh, onu da tamamladık gün kavuşurken. Sıra, müzikle coşmaya gelince de Bomanti’de aldık soluğu.
Bomanti’deki fasıl heyeti de sarmıştı zamanı geriye; önce, gençlik yıllarımıza götürdü bizi. Yahya Bey ve garsonlarının özenli servisi de sürerken, fasıl heyeti anılarda unuttuğumuz şarkıları çıkardı bir bir, birlikte söyledik. Sonra oyun havalarıyla coştuk, yerimizde duramaz olduk. Günü bitirip ertesi günün ilk saatinin de sonuna gelince kalkabildik ancak; konuklarımızı düldülümüzle otellerine bıraktık yine.
O yıllarda bunları hayal etmiş de, “Yıllar sonra, hepimiz değişik mesleklerde kişiler olarak buluştuğumuzda…” diye konuşmuş muyduk, bilmiyorum; ama bildiğim, o iki gün boyunca hepimizin on yedi yaşında olduğuydu.
İkinci gün de kent içindeki gezimiz sürdü; ama hepimiz, kenti görmekten çok birbirimizi görüyorduk. Bu yıl aramıza ilk kez katılan arkadaşlar da vardı, daha önce katılıp da bu yıl gelemeyenler de… Gelemeyenlerin kulaklarını çınlatmayı unutmadık.
İki günün gençlik iksirini yıldız yıldız yüklenip eve döndüğümde yorgun ama mutluydum. Bakışlarımda Müjgan, Dürdane, Semra, Nazan, Ayşegül, Berna, Behice, Gülnur, Nazife, Emineler, Kutlu, Tülay, Apo, Lütfü, Yılmaz, Toscu, Fatma, Zeycan, Hacer, Ölmezhan, Nermin, Döne, Aynur, Necla, Gülten, Arife ışıldıyordu; yüreğimde gelemeyen dostlardan Nermin Çubuk, Raziye, İsmail, Şadan, Fatma Nur, Hatice ve diğerlerinin özlemi…
İyi bir ev sahipliği yaptığımızı umuyor, gelen tüm dostlara gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum. Bizimle birlikte olan bazı arkadaşların eşleri ve çocuklarına da ayrıca sevgi ve selamlarımı yolluyorum. Eksiğimiz, yanlışımız affola!..
Gelecek yıl buluşmak dileğiyle.
06.07.09, Eskişehir
Geçmiş otuz iki yılı silip yeniden on yedi yaşına dönmeyi kim istemez!.. Bunu başarmanın mutluluk sarhoşluğunu yaşıyorum yine. On yedi yaşım, on yedi yıldız olup ışıldıyor bakışlarımda; umutlar, beklentiler, düşlerle yüklü on yedi yaş… Yalnız benim de değil üstelik; otuz yıldız öbeği var iki gün boyunca ışıldayan; hepsi de on yedili…
1977 Kütahya Öğretmen Lisesi mezunlarının buluşma yeri bu kez Eskişehir’di. Kentpark’ta başlayan buluşmamız, Eskişehir gezisiyle sürdü.
Kütahya’da öğrenciyken, okulda eski bir otobüsümüz vardı; Düldül derdik adına. Okul gezilerinde kullanılan bu otobüs, eskiliğiyle herkesin alay konusu olurdu. Bu alaylarda yine de bir sevgi gizli olmalıydı ki bunca yıl sonra bile onun yeşilini, nezle olmuş gibi duran uzun burnunu, iki göze benzettiğimiz küçük farlarını böylesine net anımsayabiliyorum. Bunu arkadaşlarıma da anımsatmak için tutmuştum midibüsü. Gerçi, bizim düldülümüze benzemiyordu, yeni bir arabaydı ama olsun…
Restore edilen tarihi Odunpazarı evlerini gezip Osmanlı Evi’nde kısa bir mola verdikten sonra, Haller Gençlik Merkezi’nde aldık soluğu. Çay, kahve, söyleşi, Espark’ta kısa bir gezinti derken, öğle yemeği zamanımız gelmişti. Otobüsteki Gülten’in bükmeleri, benim peynirli çörekler ve meyve sularıyla tadımlık bir kahvaltı sunsak da Çamlaraltı Park’ta doyurduk konuklarımızı asıl. Bilim, Sanat ve Kültür Parkı’na düştü yolumuz sonra.
Konuklarımız parkı gezerken benim gözüm bir masal gemisine kayıyordu, bir yelkenlilere… Geçmiş yılları teknelerin yelkenlerine bağlayıp kıyıdan epey uzağa gönderdikten sonra, maviyle yıkadım bakışlarımı. Masal kahramanlarının maketleriyle çocukluğuma döndüm. Dostlarım gölet çevresindeki gezintilerinden dönünce, Eskişehir’i maviyle yeşilin cennetine dönüştüren Yılmaz Büyükerşen’i de andık sevgiyle. Anfitiyatroda çektirdiğimiz fotoğraflarla ölümsüzleştirdik birlikteliğimizi.
Eskişehir’e gelip de Adalar’da gondol sefasını yapmadan olur muydu? Eh, onu da tamamladık gün kavuşurken. Sıra, müzikle coşmaya gelince de Bomanti’de aldık soluğu.
Bomanti’deki fasıl heyeti de sarmıştı zamanı geriye; önce, gençlik yıllarımıza götürdü bizi. Yahya Bey ve garsonlarının özenli servisi de sürerken, fasıl heyeti anılarda unuttuğumuz şarkıları çıkardı bir bir, birlikte söyledik. Sonra oyun havalarıyla coştuk, yerimizde duramaz olduk. Günü bitirip ertesi günün ilk saatinin de sonuna gelince kalkabildik ancak; konuklarımızı düldülümüzle otellerine bıraktık yine.
O yıllarda bunları hayal etmiş de, “Yıllar sonra, hepimiz değişik mesleklerde kişiler olarak buluştuğumuzda…” diye konuşmuş muyduk, bilmiyorum; ama bildiğim, o iki gün boyunca hepimizin on yedi yaşında olduğuydu.
İkinci gün de kent içindeki gezimiz sürdü; ama hepimiz, kenti görmekten çok birbirimizi görüyorduk. Bu yıl aramıza ilk kez katılan arkadaşlar da vardı, daha önce katılıp da bu yıl gelemeyenler de… Gelemeyenlerin kulaklarını çınlatmayı unutmadık.
İki günün gençlik iksirini yıldız yıldız yüklenip eve döndüğümde yorgun ama mutluydum. Bakışlarımda Müjgan, Dürdane, Semra, Nazan, Ayşegül, Berna, Behice, Gülnur, Nazife, Emineler, Kutlu, Tülay, Apo, Lütfü, Yılmaz, Toscu, Fatma, Zeycan, Hacer, Ölmezhan, Nermin, Döne, Aynur, Necla, Gülten, Arife ışıldıyordu; yüreğimde gelemeyen dostlardan Nermin Çubuk, Raziye, İsmail, Şadan, Fatma Nur, Hatice ve diğerlerinin özlemi…
İyi bir ev sahipliği yaptığımızı umuyor, gelen tüm dostlara gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyorum. Bizimle birlikte olan bazı arkadaşların eşleri ve çocuklarına da ayrıca sevgi ve selamlarımı yolluyorum. Eksiğimiz, yanlışımız affola!..
Gelecek yıl buluşmak dileğiyle.
06.07.09, Eskişehir
2 Temmuz 2009 Perşembe
2 TEMMUZDA ÜŞÜMEK
YAZ YAĞMURU/ DÜŞLER VE GERÇEKLER
Giysim yağmur. Damlalar, yüzümü aşıp bedenime doğru yol alıyor. Dünde kalmış baharlara batıyorum, damla damla gülümseyerek. Damlalardan kanatlar yapıyorum sonra, düşlerime yol almak için.
Masmavi bir gökyüzündeyim şimdi. Ne hüzün bulutları var çevremde, ne de ateş yağdıran kanatlı makineler. Güneş yüklenmiş çocuk gülüşlerini, büyüyor alabildiğine. Rüzgar, kanatlandırıyor uçurtmalara yüklenen düşleri. Bahar iniyor yeryüzüne, açıyor tüm çiçekler.
Denizlere iniyorum sonra; dalgalarıyla yelkenleri şişiren denizlere. Beyaz köpüklere masallar yüklüyorum, kumsallara sersin diye. Denizle kucaklaşan dolunayın ışığıyla yıkayıp büyütüyorum umutları; mutlu düşlere sarıp seriyorum çocukların yataklarına. Gecenin karnını okşuyorum, güzel günlere gebe. Şişelere sığmayan denizi seriyorum özlemlere.
Yağmur kesiliyor, kendime dönüyorum. İçimden geçen poyrazlarda üşüyor düşlerim. Gazeteler, çağın yaralarından sızan kanla yazılıyor. Ekranlar, mutlu düşler doğursun diye karnını okşadığım gecenin rengini koyulaştırıyor, aslını geçmiş gölgeleri daha da büyüterek. Gece, çok fazla sesi çıkanların çok haklı sayıldığı güne gebeymiş; anlıyorum. Kırdığı gönüllere bayrak dikenlere takılıyor bakışlarım; gözlerimden kaçıyorum.
Aşkı tanımlıyor bir adam, bıkmadan; bir başkası aldatmayı… Çağ, dışına sürüyor aşk masallarıyla yüklü dizeleri. Ben’li rüzgarlar, biz’leri yırtıp kendini yüceltiyor durmadan; gök gürültüsü, ben’li yıldırımlara gebe…
Güneşteki lekelere dalıyorum sonra; her biri yüreğimi kavuran otuz yedi ozanın korlaşmış bedenlerine… Alevler arasından otuz yedi dize sızıyor, barışı ve sevgiyi anlatan; insanlığımdan utanıyorum.
Kanlı yangınlarda kaynıyor Uğur kaynar. Uzandım usulca cigarama;/Yavan ömrüme katık./Ben o gün öldüm gülüm,/Bir daha ölmem artık... diyen Metin Altıok’un dumanı savruluyor havaya. Yüreğinin onmaz acılarıyla Aziz Nesin’in çığlığı düşüyor dizelere. Umuda tutunan Asım Bezirci’nin sözleri aslılı kalıyor havada. Nesimi Çimen’in “kuşlar uçtukça…” sürecek umut türküleri alev alıyor sonra… Ve diğerleri… Ve sonra… Otuz yedi hançer saplanıyor özgürlüğümüzün tam ortasına. Gün ağarırken, Sivas’tan yükselen dumanlarla kararıyor ülkemin göğü.
Gün tutulup ay soluyor; masallarım utanıyor, düşlerim de… Ozanlarını yakanlarla aynı havayı soluyor olmanın hesabını, masallarımla büyüttüğüm çocuklara nasıl vereceğimi düşünüyorum şimdi.
Gökkuşağım renklerini yitirip kararıyor; denizlerim de… Yağmur, yeniden yağmaya başlıyor, kapkara damlalarla bu kez. Damlalar, indiği yerlere koyu lekeler bırakıyor, hiç silinmeyecek lekeler hem de… 2 Temmuz’da üşüyorum.
Giysim yağmur. Damlalar, yüzümü aşıp bedenime doğru yol alıyor. Dünde kalmış baharlara batıyorum, damla damla gülümseyerek. Damlalardan kanatlar yapıyorum sonra, düşlerime yol almak için.
Masmavi bir gökyüzündeyim şimdi. Ne hüzün bulutları var çevremde, ne de ateş yağdıran kanatlı makineler. Güneş yüklenmiş çocuk gülüşlerini, büyüyor alabildiğine. Rüzgar, kanatlandırıyor uçurtmalara yüklenen düşleri. Bahar iniyor yeryüzüne, açıyor tüm çiçekler.
Denizlere iniyorum sonra; dalgalarıyla yelkenleri şişiren denizlere. Beyaz köpüklere masallar yüklüyorum, kumsallara sersin diye. Denizle kucaklaşan dolunayın ışığıyla yıkayıp büyütüyorum umutları; mutlu düşlere sarıp seriyorum çocukların yataklarına. Gecenin karnını okşuyorum, güzel günlere gebe. Şişelere sığmayan denizi seriyorum özlemlere.
Yağmur kesiliyor, kendime dönüyorum. İçimden geçen poyrazlarda üşüyor düşlerim. Gazeteler, çağın yaralarından sızan kanla yazılıyor. Ekranlar, mutlu düşler doğursun diye karnını okşadığım gecenin rengini koyulaştırıyor, aslını geçmiş gölgeleri daha da büyüterek. Gece, çok fazla sesi çıkanların çok haklı sayıldığı güne gebeymiş; anlıyorum. Kırdığı gönüllere bayrak dikenlere takılıyor bakışlarım; gözlerimden kaçıyorum.
Aşkı tanımlıyor bir adam, bıkmadan; bir başkası aldatmayı… Çağ, dışına sürüyor aşk masallarıyla yüklü dizeleri. Ben’li rüzgarlar, biz’leri yırtıp kendini yüceltiyor durmadan; gök gürültüsü, ben’li yıldırımlara gebe…
Güneşteki lekelere dalıyorum sonra; her biri yüreğimi kavuran otuz yedi ozanın korlaşmış bedenlerine… Alevler arasından otuz yedi dize sızıyor, barışı ve sevgiyi anlatan; insanlığımdan utanıyorum.
Kanlı yangınlarda kaynıyor Uğur kaynar. Uzandım usulca cigarama;/Yavan ömrüme katık./Ben o gün öldüm gülüm,/Bir daha ölmem artık... diyen Metin Altıok’un dumanı savruluyor havaya. Yüreğinin onmaz acılarıyla Aziz Nesin’in çığlığı düşüyor dizelere. Umuda tutunan Asım Bezirci’nin sözleri aslılı kalıyor havada. Nesimi Çimen’in “kuşlar uçtukça…” sürecek umut türküleri alev alıyor sonra… Ve diğerleri… Ve sonra… Otuz yedi hançer saplanıyor özgürlüğümüzün tam ortasına. Gün ağarırken, Sivas’tan yükselen dumanlarla kararıyor ülkemin göğü.
Gün tutulup ay soluyor; masallarım utanıyor, düşlerim de… Ozanlarını yakanlarla aynı havayı soluyor olmanın hesabını, masallarımla büyüttüğüm çocuklara nasıl vereceğimi düşünüyorum şimdi.
Gökkuşağım renklerini yitirip kararıyor; denizlerim de… Yağmur, yeniden yağmaya başlıyor, kapkara damlalarla bu kez. Damlalar, indiği yerlere koyu lekeler bırakıyor, hiç silinmeyecek lekeler hem de… 2 Temmuz’da üşüyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)