KULAK KESİĞİ YA DA KADINA BİÇİLEN DEĞER
19 Temmuz 2010 tarihli Milliyet’ten bir haber, tüylerimi dike diken etmeye yetti. Karısını sürekli dövdüğü yetmiyormuş gibi bir de kulağını kestiği halde bir yıl önce mahkemede pişman olduğunu söyleyen eşin yanına katılan kadın, bu kez komadaydı. Bir başka haberde de on beş yaşında bir kız, aile meclisinin kararıyla kardeşi tarafından öldürülmüş, böylece ailenin namusu kurtarılmıştı.
Nazım’ı anımsamamak elde değil: “…Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız…” Düşünmeden edemiyorum; bu adamlar öküzlerinin kulaklarını keser ya da onu öldürüp sığır ailesinin namusunu temizler mi, diye.
Eskiden, bekçi köpeklerinin kulakları kesilirmiş ki, sese daha duyarlı olsunlar. Bu mantıkla bakıldığında kadın, eşinin sesine daha duyarlı olsun diye mi kulağı kesildi acaba? Yani kadın, bekçi… gerisini söyleyemeye dilim varmıyor.
Ya on beşinde namus cinayetine kurban edilen çocukcağıza ne demeli? Çocuk olamadan kadın olmanın bedelini canıyla ödemesine?.. Namusu kadınların bacak arasına hapseden anlayışa?..
21.Yüzyılı mı yaşıyoruz gerçekten? Ortaçağ karanlığından ne farkı var bu yüzyılın? Kadının yeniden kafes arkasına itilmesinin, peçeye, türbana sarılmasının özgürlük olarak sunulmasına ne demeli? Ya İran’da tecavüze uğrayan kadına recm cezası verilirken, ona tecavüz eden erkeğe elli kırbaç vurulmasına; hem de kadın kaçamasın diye boğazına dek çukura gömülürken, erkeğe bu şansı tanımak için, beline dek gömülmesine?
YA ÜLKEMİ İRAN’A BENZETMEYE ÇALIŞANLARA..?
İran’ın emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi bayraklaştırıp kadına yapılanları görmezden gelenlere…?
“Kadınla erkek eşit değil, birbirinin tamamlayıcısıdır,” diyerek kadını erkeğin eksiklerini tamamlayan zavallı bir yaratığa benzeten başbakana ne demeli peki?
Ya, çağdaş görüntü altında, tüm düşüncelerini kadınlara kabul ettirmeye çalışanlarımız?.. Aykırı düşünceye, dirence dayanamayanlarımız?..
Çığlıkların isyanlara karışır düşündükçe yaşanılanları ve dizelere dökülür söz söz:
…
ayaklarımda
binlerce yıllık pranga izleri
kime bağlıysa zincirim
adım onunki
bu gidiş ne zamana
nereye ki…
…
20.07.2010
20 Temmuz 2010 Salı
13 Temmuz 2010 Salı
ANADOLU EDEBİYATI
ANADOLU EDEBİYATI
Anadolu, sayısız uygarlığın beşiği… Estetiğin, duyarlılığın, şiirin, öykünün, romanın yanında acının, hüznün, sefaletin, ezilmişliğin, sayısız baskıların da yangın yeri. Anadolu’yu tanımadan, onu her yönüyle yaşamadan yazılanların bir yanı hep eksik kalmaz mı?
Yazılan eserlerin yayım, basım, dağıtım merkezi İstanbul olsa da yaratım merkezi Anadolu’dur. Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Fakir Baykurtlar… ve daha nicelerini yetiştiren Anadolu, kim ne derse desin, edebiyatın da beşiğidir. Bu noktada Ahmed Arif’e kulak vermeden olur mu?
“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü cocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun ?
…”
Anadolu’da edebiyat yapanlar; fakirliğinden utanan, bilgisizliğin kör kucağına bırakılan, her türlü baskıya kader diyerek boyun eğmiş halkın sözcüleridir; üstelik, onlardan biri, onların içinde, acıların yanında kardeşliğin ve birlikte çalışıp üretmenin mutluluğunu da tadarak. Yaşanılanların, dayatılanların kader olmadığını haykıran yürekli kalemlerdir onlar. Bunca acı ve haksızlığın içinde, çölde vaha yaratmaya çalışan duyarlı gönüllerdir.
“…
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
…” diyen Anadolu’ya, yalnız, bir başına ve uzak olmadığını; onu tanımayan şairlerin ve bilginlerin Anadolu’ya uzaklıklarının yanısıra, insana ve insanın özüne de yabancılıklarını haykıranlardır onlar.
Ne üstünde binlerce yıl at koşturanların izi kalmış, ne sultanların ne de hükümdarların… Oysa, Köroğlu kalmış, Yunus Emre, Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacoğlan… Bedrettin’in destanını dilden dile söyleyip yazanlar kalmış Anadolu’nun yüreğinde. Anadolu’nun çimenler üstündeki gözyaşları kalmış türkü türkü savrulan; bir de “meçhul askerler” Anadolu’yu talan eden emperyalistleri kovmak için “ölüme gülümseyen” o sevdalı yürekler… Onların destanlarını yazan kalemler…
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...”
Anadolu’dan seslenir yine o kalemler. Kardeşçe üretip bölüşmenin keyfiyle bir küçük dergi olur; küçük dergide bir şiir, bir öykü… Bir roman olur ya da yayıncıların kapısını aşındırıp da yayınlatamazsa, yiyecek ekmeğini matbaalara verip yine de sesini duyurmaya çalışan.
“ …
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tirnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Diyen Anadolu’nun sesini duymayacak, duyurmayacak mıyız? Yeni dünya düzenine teslim olmuş yayın ve dağıtım tekellerinin kurallarına boyun mu eğeceğiz?
“Gör, nasıl yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgecilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?”
Bunca yürekli kalem varken ve Anadolu’nun bu özden çağrısı kulaklarımızda yankılanırken, edebiyatın kalbi Anadolu’da atmayı sürdürecektir.
Not: Tırnak içindeki dizeler, Ahmed Arif’in Anadolu şiirinden alıntıdır.
Bir şiir de benden:
Ç’AĞLAR Y’AN’GINI
ç’ağ değil ç’ağ’lar yangını
kavruğu kar’an’lıkların
umudumun gülü açamayan
yüreğimin onmaz sancısı
büyü’meyen filizi düşlerimin
hep bir b’aşka uyandığım sabahların
her gece yıldız yıldız
düşlerin koynuna uzandığım
mutlu sonlu masallara yazdığım adın
tutunup saçlarına güneşin
yağmurun iplerine kurduğum salıncağım
her biri umut
her biri türkü gözlü çocukların
esirgenen suyun
parsellenen toprağın
ilmiği boynumda darağaçların
yalımında savrulan külü ozanlarımın
acıyla soluduğum havan
rengini yitirmiş saçları anamın
kirlenmiş köpükleri denizlerinin
bir de yanan sevdaları kızların
kalemimden sen geçersin
dünüm düşüm umudum
ida’m ağrı’m nemrut’um
sen anadolu’m
maviada, mayıs-haziran 2010
Anadolu, sayısız uygarlığın beşiği… Estetiğin, duyarlılığın, şiirin, öykünün, romanın yanında acının, hüznün, sefaletin, ezilmişliğin, sayısız baskıların da yangın yeri. Anadolu’yu tanımadan, onu her yönüyle yaşamadan yazılanların bir yanı hep eksik kalmaz mı?
Yazılan eserlerin yayım, basım, dağıtım merkezi İstanbul olsa da yaratım merkezi Anadolu’dur. Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Fakir Baykurtlar… ve daha nicelerini yetiştiren Anadolu, kim ne derse desin, edebiyatın da beşiğidir. Bu noktada Ahmed Arif’e kulak vermeden olur mu?
“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü cocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun ?
…”
Anadolu’da edebiyat yapanlar; fakirliğinden utanan, bilgisizliğin kör kucağına bırakılan, her türlü baskıya kader diyerek boyun eğmiş halkın sözcüleridir; üstelik, onlardan biri, onların içinde, acıların yanında kardeşliğin ve birlikte çalışıp üretmenin mutluluğunu da tadarak. Yaşanılanların, dayatılanların kader olmadığını haykıran yürekli kalemlerdir onlar. Bunca acı ve haksızlığın içinde, çölde vaha yaratmaya çalışan duyarlı gönüllerdir.
“…
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
…” diyen Anadolu’ya, yalnız, bir başına ve uzak olmadığını; onu tanımayan şairlerin ve bilginlerin Anadolu’ya uzaklıklarının yanısıra, insana ve insanın özüne de yabancılıklarını haykıranlardır onlar.
Ne üstünde binlerce yıl at koşturanların izi kalmış, ne sultanların ne de hükümdarların… Oysa, Köroğlu kalmış, Yunus Emre, Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacoğlan… Bedrettin’in destanını dilden dile söyleyip yazanlar kalmış Anadolu’nun yüreğinde. Anadolu’nun çimenler üstündeki gözyaşları kalmış türkü türkü savrulan; bir de “meçhul askerler” Anadolu’yu talan eden emperyalistleri kovmak için “ölüme gülümseyen” o sevdalı yürekler… Onların destanlarını yazan kalemler…
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...”
Anadolu’dan seslenir yine o kalemler. Kardeşçe üretip bölüşmenin keyfiyle bir küçük dergi olur; küçük dergide bir şiir, bir öykü… Bir roman olur ya da yayıncıların kapısını aşındırıp da yayınlatamazsa, yiyecek ekmeğini matbaalara verip yine de sesini duyurmaya çalışan.
“ …
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tirnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Diyen Anadolu’nun sesini duymayacak, duyurmayacak mıyız? Yeni dünya düzenine teslim olmuş yayın ve dağıtım tekellerinin kurallarına boyun mu eğeceğiz?
“Gör, nasıl yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgecilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?”
Bunca yürekli kalem varken ve Anadolu’nun bu özden çağrısı kulaklarımızda yankılanırken, edebiyatın kalbi Anadolu’da atmayı sürdürecektir.
Not: Tırnak içindeki dizeler, Ahmed Arif’in Anadolu şiirinden alıntıdır.
Bir şiir de benden:
Ç’AĞLAR Y’AN’GINI
ç’ağ değil ç’ağ’lar yangını
kavruğu kar’an’lıkların
umudumun gülü açamayan
yüreğimin onmaz sancısı
büyü’meyen filizi düşlerimin
hep bir b’aşka uyandığım sabahların
her gece yıldız yıldız
düşlerin koynuna uzandığım
mutlu sonlu masallara yazdığım adın
tutunup saçlarına güneşin
yağmurun iplerine kurduğum salıncağım
her biri umut
her biri türkü gözlü çocukların
esirgenen suyun
parsellenen toprağın
ilmiği boynumda darağaçların
yalımında savrulan külü ozanlarımın
acıyla soluduğum havan
rengini yitirmiş saçları anamın
kirlenmiş köpükleri denizlerinin
bir de yanan sevdaları kızların
kalemimden sen geçersin
dünüm düşüm umudum
ida’m ağrı’m nemrut’um
sen anadolu’m
maviada, mayıs-haziran 2010
17 Haziran 2010 Perşembe
HAZİRANDA GÜL KANAR
GÜL KANAR
ak bulutlarda
tüy tüy güvercinler
düş düş umuda bezenen.
nice haziranlar
gün gün gecelere ışıyan.
sevdalar
bir ömür harlanan
biraz düş
biraz düşün
biraz hüzün
harfler eksilirken sözcüklerden
sözcükler cümlelerden
kararır güvercinler
u’mut düş’erken
solar haziran
seller durulur
çamurlar kara’bat’ak
dillerde çoğalır miş’ler
yoksunluklar katma değer
gül kan’ar küle düş’erim
çağlar geçer kalemimden
15-16 Haziran 2010
ak bulutlarda
tüy tüy güvercinler
düş düş umuda bezenen.
nice haziranlar
gün gün gecelere ışıyan.
sevdalar
bir ömür harlanan
biraz düş
biraz düşün
biraz hüzün
harfler eksilirken sözcüklerden
sözcükler cümlelerden
kararır güvercinler
u’mut düş’erken
solar haziran
seller durulur
çamurlar kara’bat’ak
dillerde çoğalır miş’ler
yoksunluklar katma değer
gül kan’ar küle düş’erim
çağlar geçer kalemimden
15-16 Haziran 2010
6 Haziran 2010 Pazar
GÜZ YELİ
GÜZ YELİ
bir gelincik kırılganlığında
suskunluğa durur yüreğim
kurur yaprak yaprak
solar düş düş
çiy düşer bakışlarına
gün olur eser yel yel
yarışır kasırgalarla
gün olur kopar dal dal
yenilir bir melteme
savrulur günbatımlarına
mevsim güzdür
unutur papatyalar bahar nefeslerini
gelincik sözün rengi
kanatır al al
yorgun gönül tellerini
sağanaklar geçer kalemimden.
06.05.2010
bir gelincik kırılganlığında
suskunluğa durur yüreğim
kurur yaprak yaprak
solar düş düş
çiy düşer bakışlarına
gün olur eser yel yel
yarışır kasırgalarla
gün olur kopar dal dal
yenilir bir melteme
savrulur günbatımlarına
mevsim güzdür
unutur papatyalar bahar nefeslerini
gelincik sözün rengi
kanatır al al
yorgun gönül tellerini
sağanaklar geçer kalemimden.
06.05.2010
23 Mayıs 2010 Pazar
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BİR KÖPRÜ
GEÇMİŞİ GÜNÜMÜZE TAŞIYANLAR- MAKET KÖY
Selçuk’tan Kuşadası’na giden anayol üzerinde yaklaşık iki kilometre kadar yürüdükten sonra bir taksiye atlayıp gittiğimiz köyde çocukluğumu, gençliğimde çalıştığım köyleri, anılarımın birebir kopyasını bulacağını bilmiyordum doğrusu. Kapıdan girdiğim anda şaşkınlıktan donup kaldım bir süre. Burası maketten bir köymüş meğer; Ayhan ve Nazmiye Çetin çiftinin hazırladığı bir sanat eseri…
Önce Çumra’ya, sonra Konya’ya bağlanan Akviran (Akören) köyünün 1950’li yıllardaki durumunu Selçuk yakınlarında yaşatmak nereden akıllarına gelmiş bilmiyorum; ama öyle iyi etmişler ki… Her tarafı tarih kokan açık hava müzesi o yöremiz, bir müze daha kazanmış böylece; hem de ne müze!..
Kapıdan girdiğiniz anda zaman kavramını yitiyorsunuz sanki. İki karış boyunda insanlarla bir metreye yaklaşan minyatür evlerin yaşadığına; demircinin örse vuran çekicine, halı dokuyan kadınların kirkit sesine, koyunların meleyişine; dama bulgur seren, taş dibekte bulgur döven kadınların ritmik hareketlerine dalıp gidiyorsunuz; aynı benim gibi.
Makinede dikiş diken adam babam sanki; yanındaki çocuk çıraklar da öyle tanıdık ki… Birazdan babam kalkıp bana dükkana neden geldiğimi soracak, elime bir sarı yirmibeş kuruş tutuşturup savuşturacak; dükkanda oturan arkadaşlarıyla söyleşisine bir an önce denmek, bir yandan da dikişlerini dikmek için… Şu az ilerdeki tezgahta kilim dokuyan yöresel giysili kadın da anam. Oturup yanına ben de dokuyacağım, anamın ağıtları ya da hüzünlü türküleri eşliğinde. Sonra birlikte kalkıp ocağın başına kurulacağız, yufka ekmek yapmak için. Şu hamur pazılayan kadın babaannem, elinde ayran tasıyla bekleyen de ablam olmalı; toprak hevikte yayık yayan da kardeşim…
Çocukluğumdan sıyrılıp öğretmenlik yaptığım köylere dalıyorum şimdi. Şu tahta yayığı tokmaklayan genç kız, Samsun’un Kızılkese köyü’ndeki komşu kızı Songül olmalı. Harmanda düven süren de babası Halil Amca. O zaman küçük olan oğlumu da almışlar kucaklarına, dönüyorlar ha bire sapların üzerinde.
Maket köyü gezerken, o yılların ses sanatçısı Ali Ercan’ın türküleri de eşlik ediyor gezime. Sanki babam, taş plakları pkaba koyuyor ve birlikte dinliyoruz o türküleri.
O yılları, o yılların köyünü böylesine bir sanat eserine çeviren Ayhan ve Nazmiye Çetin çifti, bununla da yetinmemiş. Alanya Müzesinde Alanya düğünlerini, Utah-ABD Monreo Özel bebek Müzesinde Köy Odası kompozisyonunu, Antalya Arkeoloji Müzesinde El Zanaatları Çarşısını, İstanbul Miniatürk’te Çanakkale ve İstiklal Savaşlarını konu alan Zafer Müzesini, Konya’da İstiklal Savaşı Şehitliği Müzesini kurmuşlar.
Müzede çayımızı içip çıktığım anda, bir süre geçmişle şimdi arasında bocalıyorum. Beni bu müzeyi görmek mutluluğuna eriştiren arkadaşımın elini sıkıyorum minnetle. Aynı anda da Atatürk’ün bir sözü yankılanıyor belleğimde:
“GEÇMİŞİNİ HATIRLAMAYAN ULUSLAR YOK OLMAYA MAHKUMDUR.”
23 Mayıs 2010, Eskişehir
Selçuk’tan Kuşadası’na giden anayol üzerinde yaklaşık iki kilometre kadar yürüdükten sonra bir taksiye atlayıp gittiğimiz köyde çocukluğumu, gençliğimde çalıştığım köyleri, anılarımın birebir kopyasını bulacağını bilmiyordum doğrusu. Kapıdan girdiğim anda şaşkınlıktan donup kaldım bir süre. Burası maketten bir köymüş meğer; Ayhan ve Nazmiye Çetin çiftinin hazırladığı bir sanat eseri…
Önce Çumra’ya, sonra Konya’ya bağlanan Akviran (Akören) köyünün 1950’li yıllardaki durumunu Selçuk yakınlarında yaşatmak nereden akıllarına gelmiş bilmiyorum; ama öyle iyi etmişler ki… Her tarafı tarih kokan açık hava müzesi o yöremiz, bir müze daha kazanmış böylece; hem de ne müze!..
Kapıdan girdiğiniz anda zaman kavramını yitiyorsunuz sanki. İki karış boyunda insanlarla bir metreye yaklaşan minyatür evlerin yaşadığına; demircinin örse vuran çekicine, halı dokuyan kadınların kirkit sesine, koyunların meleyişine; dama bulgur seren, taş dibekte bulgur döven kadınların ritmik hareketlerine dalıp gidiyorsunuz; aynı benim gibi.
Makinede dikiş diken adam babam sanki; yanındaki çocuk çıraklar da öyle tanıdık ki… Birazdan babam kalkıp bana dükkana neden geldiğimi soracak, elime bir sarı yirmibeş kuruş tutuşturup savuşturacak; dükkanda oturan arkadaşlarıyla söyleşisine bir an önce denmek, bir yandan da dikişlerini dikmek için… Şu az ilerdeki tezgahta kilim dokuyan yöresel giysili kadın da anam. Oturup yanına ben de dokuyacağım, anamın ağıtları ya da hüzünlü türküleri eşliğinde. Sonra birlikte kalkıp ocağın başına kurulacağız, yufka ekmek yapmak için. Şu hamur pazılayan kadın babaannem, elinde ayran tasıyla bekleyen de ablam olmalı; toprak hevikte yayık yayan da kardeşim…
Çocukluğumdan sıyrılıp öğretmenlik yaptığım köylere dalıyorum şimdi. Şu tahta yayığı tokmaklayan genç kız, Samsun’un Kızılkese köyü’ndeki komşu kızı Songül olmalı. Harmanda düven süren de babası Halil Amca. O zaman küçük olan oğlumu da almışlar kucaklarına, dönüyorlar ha bire sapların üzerinde.
Maket köyü gezerken, o yılların ses sanatçısı Ali Ercan’ın türküleri de eşlik ediyor gezime. Sanki babam, taş plakları pkaba koyuyor ve birlikte dinliyoruz o türküleri.
O yılları, o yılların köyünü böylesine bir sanat eserine çeviren Ayhan ve Nazmiye Çetin çifti, bununla da yetinmemiş. Alanya Müzesinde Alanya düğünlerini, Utah-ABD Monreo Özel bebek Müzesinde Köy Odası kompozisyonunu, Antalya Arkeoloji Müzesinde El Zanaatları Çarşısını, İstanbul Miniatürk’te Çanakkale ve İstiklal Savaşlarını konu alan Zafer Müzesini, Konya’da İstiklal Savaşı Şehitliği Müzesini kurmuşlar.
Müzede çayımızı içip çıktığım anda, bir süre geçmişle şimdi arasında bocalıyorum. Beni bu müzeyi görmek mutluluğuna eriştiren arkadaşımın elini sıkıyorum minnetle. Aynı anda da Atatürk’ün bir sözü yankılanıyor belleğimde:
“GEÇMİŞİNİ HATIRLAMAYAN ULUSLAR YOK OLMAYA MAHKUMDUR.”
23 Mayıs 2010, Eskişehir
3 Mayıs 2010 Pazartesi
KALIPLAR GEÇER KALEMİMDEN
KALIPLAR GEÇER
dalgalar büyütmüşüm içimde
sevdalar denizlerce
kuşlar büyütmüşüm
al kanatlarıyla göğsümü delercesine
umutlar
donan gülücüklerde
korkular da büyütmüşüm
çağ çağ karanlıklarca
suskunluklar
yaralar yangınlarla
dilimdeki altın halka
gümüşleri kanatır ustaca
taşarım sınır sınır
eserim yel yel
sağanak baharlarca
kalıplar geçer kalemimden
03.05.2010
dalgalar büyütmüşüm içimde
sevdalar denizlerce
kuşlar büyütmüşüm
al kanatlarıyla göğsümü delercesine
umutlar
donan gülücüklerde
korkular da büyütmüşüm
çağ çağ karanlıklarca
suskunluklar
yaralar yangınlarla
dilimdeki altın halka
gümüşleri kanatır ustaca
taşarım sınır sınır
eserim yel yel
sağanak baharlarca
kalıplar geçer kalemimden
03.05.2010
10 Nisan 2010 Cumartesi
TİRE İZLENİMLERİ
SEN NEYDİN TİRE
Seni nasıl anlatmalı bilmem ki… Neydin sen Tire?
Otuz yıl öncesinden gülümseyen sıcak bir dost selamıydın belki, uzun bir yolculuğun ertesinde. İlk kez gittiğim ama birbirine benzeyen kentlerden biriydin belki ilk bakışta, yeşil yeşil gülümseyen. Sokaklarında dolaşırken, otuz yıl önceki öğrencilik anılarını canlandırırken gülümseyen Tanju Beyazıt’ın parkta sunduğu bir bardak çaydın belki de. Arkasında Toptepe’de titreyerek gün batımını izlediğimiz, ilk kez görüşmemize karşın hemen kaynaşıverdiğimiz dostların içtenliğiydin belki. Belki de önümdeki şarap şişesini “sen bunu içemezsin, çok gelir” diyerek kaldırmaya çalışan Aziz’iz azizliğine eşlik eden kahkalarımızdın da…
Belki de türkü gözlü çocukların gözlerinden okunan o büyülü türküydün Tire. İçten bir gülüştün belki Pınar’ın gözlerinde, pınarlarca çağlayan…Bir umut, bir sevgi ışığıydın yıllarca karanlığa dokuduğum. Uzanan o sıcacık, o küçücük ellerdeki karşılıksız sevgiydin. Belki de yazdığı öykülerle Dilan, Nur Bilgin,Şeyhmus Can, Onur Dicle; şiirlerle cokusunu aktaran o çocuk yürekler Rabia, Büşra, Aylin, Ayşin, Enver, Alişan, Benay, Gülin, Efe, Mehmet, Onur ve daha niceleriydin. O çocuk yürekleri kanatlandıran isimsiz kahramanlar, öğretmenler, müdürlerdin belki de… Belki de İnkilap’ta, Fatih’te, Bayındır’da en değerli kolyesini ya da kalemini sunmaya çalışan; sevgiyle, coşkuyla sarılıp söyleşilerin bitmesini istemeyen o küçücük yüreklerdeki çoşkuydun Tire.
“İyi ki geldiniz; ben de ilk kez yazar görüyorum. Benim bile kafamda öyle pencereler açtınız ki…” diyebilen genç öğretmenin içten düşünceleriydin belki. Kitap satışıyla ilgimin olmadığını, bunu yalnızca yayınevinin işi olduğunu; benim tek amacımın okurlara ulaşmak olduğunu öğrendiklerinde bakışlarda oluşan saygılı şaşkınlıktın belki de Tire.
Bircan kadının sevgisiyle ördüğü bir çift patik, yayınevinin temsilcisi Hasan Ali Bey’in gönülden sunduğu sıcak bir yemek, eşinin sıcak bir dost selamı; Hanifi Bey’in dostluğu, Ünal Bey’in gençliği, Tuncay Bey’in söyleşisi, Mehmet Bey’in bir buket çiçeği, öğretmenevi çalışanlarının saygılı içtenliğiydin de…
Belki bunlardan birisi, belki de hepsiydin; ama en çok coşkumu harmanlayan, çalışma isteğimi körükleyen bir rüzgardın, olanca yorgunluğuma karşın, Tire.
Ahmed Arif’çe seslendin bana belki de:
“Havva anan dünkü çocuk sayılır/ Ben Anadolu’yum, tanıyor musun?”
Unutulmaz bir haftanın aynası, sıcacık insanların otağı, dostlukların başlangıcı, Anadolu’mun en sıcak köşelerinden biri yeşil Tire… İyi ki seni tanıdım; iyi ki seni yaşadım.
Sevgiyle…
10.04.2010, Eskişehir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)