23 Ağustos 2008 Cumartesi

Damlalar

DAMLALAR

-Pencere kenarındaki koltuk benimdi yanılmıyorsam.

-Ne farkeder hanfendi?

-Benim için farkeder, lütfen!

-Tövbe tövbeee! Peki, geçin bakalım.

Biletimi göstere göstere koltuğuma geçiyorum. Gece yolculuğunu seçmemin en önemli nedeni, camdan vuran dolunayla birlikte yolculuk etmek... Yanımda söylenmesini sürdüren kadını umursamadan bakışlarımı dolunaya dikiyorum. Ne otobüsün tamamını dolduran yolcular var artık, ne de gönülsüz servis sorularını yanıtsız bıraktığım görevli... Dolunayın yüzündeki kadın görüntüsüne dalıyorum bir an. Ağlayan bir kadın görüntüsü… Otobüsün camının bana oyun oynadığını düşünüyorum önce. Bunu anlamak için, başımı olabildiğince çevirip değişik açılardan bakmaya çalışıyorum; hayır, yanılmamışım. Ayın yüzünde, gerçekten de bir kadın ağlıyor. Kadının gözlerinden yuvarlanan damlaları sayıyorum; bir, iki, üç… O damlalarda yitiyorum sonra. Kendi damlalarım da anılardan çıkıp birer aynaya dönüşüyor; beni de alıp geçmişe bir yolculuğa çıkarıyor.

Aynadan gülümseyen genç kız, bedenini tanıma telaşında. Uzun, kumral saçlarını savurup kaşlarını yukarıya kaldırıyor; burnunu biraz büyükçe bulsa da dudaklarının kıvrımını beğeniyor. Çenesi de yüzünün yuvarlaklığını tamamlayan bir uyumda. Ah! Bir de boyanmasına izin verseler kim bilir ne güzel olacak?.. Şu kalın kaşlarını da inceltebilse...

Odanın kapısını açıp dışarıyı dinliyor bir süre; ses yok. Pencereden dışarı bakıyor; gelen giden de yok... Oh beee! Şimdi istediğini yapabilir.

Üstündeki kumaş pantolonu ve sarı tişörtü hızla sıyırıp gelişigüzel savuruyor. Ablasının çekmesinden aşırdığı sütyeni, henüz yeni çıkmaya başlayan göğüslerine geçiriyor. Önceden hazırladığı pamukları, sütyenin boşluklarına tıkıştırıyor. Ablasının askılı ipek elbisesini ve ince çoraplarını da giydikten sonra, bir süre aynada değişen görüntüsünü hayranlıkla izliyor. Bacaklarını saran çorabın teninde bıraktığı ipeksi dokunuş çok hoşuna gidiyor. Dudaklarını da kırmızıya boyadığında, aynadan yansıyan görünümün kendisi olabileceğine inanamayarak bakıyor. Bir an önce büyümek, ablası gibi giyinmek için dilek tutuyor içinden. Birden, yanaklarından alevler fışkırıyor, gözlerinden damlalar... Babasının gök gürültüsünü andıran sesi, kulaklarında patlıyor:

-Bu halin ne Allahın belası! Orospu mu olacaksın? Daha on üçüne bile basmadan bunu yaparsan, kim bilir ilerde ne işler açacaksın başıma? Yıkıl karşımdan!

İlk damlayı, evden hiç eksilmeyen gök gürültüsüne, tuzlu sellere, uykusuz gecelerime armağan ediyorum. Yanımdaki kadının benimle konuşma çabalarını boşa çıkarmış olmalıyım ki, bana arkasını dönüp yan koltuktaki beyle söyleşmeye çalışırken buluyorum onu; gülümsüyorum. Su istiyorum görevliden. Suyu alırken, kadının bana ters bir bakış atıp yan koltuktaki beye yeniden yöneldiğini görüyorum; aldırmıyorum. Damlalarla öyle kalabalığım ki, bir kişi bile fazla bana bu gece.

Lise birinci sınıfta... Elindeki karneyi nereye saklayacağını bilemeden evden içeri adımını atıyor; karne ağabeyi tarafından havada kapılıyor.

“Bir de bana kızıyorsunuz,” diyor ağabeyi. “Bakın, üç tane zayıf; hem de en önemli dersler… Siz, bunu daha pışpışlayın bakalım!”

“Kurtaracağım,” diyor. “Çok çalışacağım, göreceksiniz.”

“Sizden bir bok olmaz!” diyor babası. “Boşuna uğraşma! Okul mokul yok artık!”

“Yapma baba!” diyor. “Kurtaracağım, dedim ya…”

“Baştan söylemiştim,” diyor babası. “ Zayıf getirirsen okutmam,” demiştim. “ Zaten, çok bile okudun! Şu ananın başının altından çıkmıştı bunlar ya neyse…”

İkinci damlayı, bir türlü gerçekleştiremediğim okul düşlerime, öğretmen olma hayallerime, damlaları bir türlü kurumayan anama gönderiyorum.

-Su ister misin teyze, diyor otobüs görevlisi. Elinde bir pet şişe ve üst üste geçirilmiş bardaklar… Alışkın hareketlerle birer birer çıkarıp dolduruyor. Uzatılan bardağı alıyorum İlk yudumu yutmakta güçlük çekiyorum; ağzımda tuz tadı… Dudaklarıma kadar inen damlaları o zaman fark edip peçeteyle kuruluyorum.

Yarımayın soldun ışığında, düşle gerçek arasında gidip geliyor. Bedenini saran kollardan yüreğine akan sevginin sıcaklığı ile göğsünü bir mengene gibi sıkan korkunun arasında gelgitler yaşıyor.

Dünya dursa, sevgi akan kollarda olsa böyle sürekli… Boynunda dolaşan dudaklardan, saçlarını okşayan parmaklardan akan sevgide yitse... Kulağına fısıldanan sözcüklerin neden bu kadar güzel olduğunu anlayabilse… Bedenindeki uyanışın tadını, gönlündeki sevdanın odunu sunabilse ona…

Bedenini saran kollar, birdenbire gevşiyor. Babasının sesine karışan aceleci ayak sesleri… Uzun saçlarında acımasız eller… Gözlerindeki damlalara karışan tükürükler… Kulağının dibinde patlayan toplar… Beline, kalçalarına, bacaklarına inen tekmeler…

-Hasta mısınız?

-Yooo! Neden?

-İnliyorsunuz da…

Hayır, anlamında başımı sallıyor, gülümsüyorum yanımdaki kadına. “Dalmışım, kusura bakmayın!” derken, yarım gülümsememe yüklediğim damlaları yaşamadan geçiveren baharıma yolluyor; dolunayın yüzündeki damlalara odaklanıyorum yeniden.

Herkesi, her şeyi geride bırakıp koştuğu eşinin gözlerindeki öfkede odaklanmış. Evleneli bir yıl bile olmamış daha… Mavi gözlerin derinliklerine dalıyor, öfkeli dalgaları aralayıp, hiç tükenmeyeceğini sandığı sevdalı bakışlardan oluşan sığ limanı arıyor; bedeninin her noktasını tanıyan dudakların bir çizgi gibi gerilişini, siyah dalgalı saçların dörtnala giden bir atın üstündeymişçesine havada dalgalanışını, bedenini sevgiyle okşayan elin havada bir daire çizerek yüzüne inişini izliyor şaşkınlıkla…

-Bu evden çıkmayacaksın, demedim mi sana?

-Çıkmadım ki!..

-Geldiğimde, kapının önündeydin ya…

-Kapının hemen önünde… Uzaklaşmadım.

-Bu kapıdan dışarı çıkılmayacak, işte o kadar!

-İyi de neden, diye soruveriyor hıçkırıkları arasında. Annenlerle birlikte otururken böyle demiyordun. Birdenbire ne oldu?

-O zaman, annem vardı yanında. Gözüm arkada değildi.

-Ne yani; bana güvenmiyor musun?

-Ben kendime bile güvenmem kızım; anladın mı?

Kafasındaki yanıtsız nedenleri azaltma çabasında… Eşinin sıyrılan simlerinin bir daha parlamayacağının korkusuyla büyüyor damlaları… Penceredeki demir parmaklıklara takılıyor gözü… Hapishanede sanıyor bir an kendini.

-Hayııır!”

-Bir sorun mu var hanfendi? Niye bağırdınız?

-Kusura bakma yavrum, dalmışım.

Görevli cıkırdayarak uzaklaşırken, yanımdaki kadın endişeyle,

-İyi olduğunuza emin misiniz? Kolonya isteyelim mi, diye soruveriyor.

Bu kez hem gülümsüyor, hem de sol elimin üstüne koyduğu elini minnetle okşuyorum kadının. Otobüsteki gözlerin çoğunun üzerimde olduğunu unutmak istiyor; görevlinin getirdiği kolonyaya mendilimi uzatıp iyice ıslatıyor, yüzümü siliyorum. Damlalardaki yolculuğa bir süre ara vermem gerektiğini biliyorum; yoksa, tüm yolcuları rahatsız etmeyi sürdüreceğim. İlgimi, ister istemez, yanımdaki kadının konuşmasına yoğunlaştırıyorum:

-Pek sık yolculuk etmiyorsunuz sanırım, diyor.

Şaşkınlığım soru dolu bakışlarıma yüklenmiş olmalı ki, açıklama gereği duyuyor:

-Çok rahatsız görünüyorsunuz da… Yoksa, korkuyor musunuz?

-Hayır, diyorum gülümsemeye çalışarak. Rahatsızlığım yolculuktan kaynaklanmıyor.

-Pek anlamadım doğrusu, diyor. Az önce hasta olmadığınız söylemiştiniz.

-Evet, diyorum. Hasta değilim. Geçmişe dalmışım da…

Kadının gülümsemesi yüzünde donuveriyor. Gözlerini benden kaçırarak,

-Geleceğe bakın, diyor. Geleceğe…

Bir filozof edasıyla söylediği bu söz, ilgimi büsbütün kadına odaklamama neden oluyor. Kadının bir yontuyu andıran yüz hattında birdenbire oluşuveren çizgilere, kötü bir koku almışçasına yukarı kaldırılıp kırıştırılmış burnuna, hafifçe pembeye boyanmış dudaklarının acıyla kıvrılışına, inceltilmiş kaşlarına, uzun kirpiklerinin süslediği iri gözlerinden yansıyan hüzne bakıp kalıyorum. Koyu renk gözlerinde bir bulut yüklü sanki; dokunuversem, yağmaya başlayacak… Ama, dokunmaya korkuyorum. Kendi yüküm öylesine ağır ki, başka damlaları taşıyacak gücüm yok. Gözlerimi yumarken, kadının derin iç çekişlerini duymazdan geliyor; onu anladığımı belirtircesine, yalnızca elini sıkıyorum. O da aynı şekilde karşılık veriyor. İstemesem de damlalardaki yolculuğum sürüyor.

-İstersen, bu akşam annenlere bırakayım seni. Benim biraz işim var.

Seviniyor. Akşamları annesine pek götürmez eşi.

-Yalnız mı, diyor.

-Seni bırakır, işim bitince de gelir alırım.

Dünyalar onun oluyor. Yatağında uyuklayan bir yaşındaki kızını kaptığı gibi, onun peşine takılıyor. Yarım saate kalmadan annesinde... Geç zaman dek güle oynaya oturuyorlar; ağabeyinin eşi, annesi, o ve bir iki komşu… Ağabeyi dışarıda. Babası da her zamanki gibi erkenden yatağa çekilmiş.

Gece, çoktan yarılanmış olmalı. Gelen giden yok. “Burada yatın ,”diyen annesine de olumlu yanıt veremiyor. Uykunun yarısında gelip onu kaldıracağını, kızının da huysuzlanacağını düşünüyor.

-Yengemle ikiniz bizi eve götürseniz, diyor.

-Anahtarın var mı, diyor annesi.

Çantasındaki anahtarı çıkarıp eline alıyor. Kızını önce annesi, sonra da yengesi taşıyor. Eve ulaştıklarında, yatak odasından sızan ışık, oldukları yere çakılmalarına neden oluyor? Ya hırsız girdiyse?.. Annesiyle yengesi de onunla birlikte içeri giriyor. Yatak odasının kapısını korkuyla açıyorlar. Birbirine sarılmış iki çıplak beden…

Gözlerinden damlalar yağıyor yalnızca; dönüyorlar.

………..

-Olur böyle şeyler, diyor annesi. Erkeğin elinin kiridir. Nikahı sende ya…

-Ne istediniz, diyor görevli.

-Kolonya, diyerek elimi uzatıyorum. Elimdeki mendil sırılsıklam oluncaya dek- görevlinin kızgın bakışlarına aldırmadan- tutuyorum şişenin altında. Sonra da ellerimi ova ova siliyorum. Mendil kirlenmiyor. Aklıma garip bir düşünce geliyor sonra: Otobüsteki erkeklerin hepsine birer mendil dağıtmak…

Pencereden dışarıya çeviriyorum bakışlarımı. Ay, bir yerlere kaybolmuş. Zifiri karanlık gece.

-Hava kapandı, diyor yanımdaki kadın. Sanırım yağacak.

Başımı sallıyorum. Varış noktasında beni bekleyen kızıma, hüzün damlalarından ırak bir yaşam diliyorum içten içe. Mutluluk damlalarımı yalnızca onunla yaşadığımı ayrımsıyorum; doğumu, okuması, öğretmen olması…

Otobüsün camlarını döven bir sağanak başlıyor. Yağmur damlalarını da kendiminkilere katıp gözlerimi kapatıyorum.

Hiç yorum yok: