9 Mart 2010 Salı

YOKUZ BİZ



DÜNDEN BUGÜNE

“yapayalnız bir ünlemsin
dünyayı ıslatan şu yağmurlarda
herşey çeker ve iter
anlatamazsın...”*


Otuz yıl kadar öncesinden çıkıp gelen bir çift göz… Hüzünle rengini yitirip kararmış o bakışlarda, o yılların elasını arasam da yok… Bir şiiri yaşıyorum sanki:


“birini sevmişsindir geçen yıllarda
açık bir yara gibidir hâlâ
hâlâ ne çok özlersin onu
ağlayamazsın...”*


Öfkeyle, kırgınlıkla, acıyla bakan o gözler, beni alıp yıllar öncesine taşıyor; yaşamı toz pembe görmesek de başımızda kavak yellerinin esmesine engel olamadığımız on sekizli yaşlara; hüzünlü dizeler eşliğinde…


“yaşam bir ıstaka
gelir vurur işte ömrünün coşkusuna
sesinde çığlıklar boğulur ama
bağıramazsın…”*


Ülkemin göğü yine karanlık o günlerde. Gözlerimiz umut, gözlerimiz türkü… Devrim yapacağız. Ağaracak ülkemin göğü. Aç, açıkta kalmayacak kimse; herkese iş, herkese özgürlük… Ülkemizi sömürgenlerden kurtaracağız. Bunun için söyleşiler düzenliyor, sunumlar yapıyor; pamuk işçileriyle tarlalarda çalışıp onları direnişe hazırlıyoruz.


Yan yanayız her alanda, omuz omuza; ama el ele değil. Gönüllerimiz sevgiyle kanatlansa da bunu dillendiremiyoruz bile. Devrim yapacağız, lümpenliğe yer yok… Bütün duygularımızı, kendimizle ilgili kararları yarınlara erteliyoruz; devrimden sonraya… İçimizde kırık dökük ezgiler…


“eloğlu sevdalardan dem tutar
aşk büyütür yıldızlardan
yasak senin düşlerin
dokunamazsın.”*


Bir acı rüzgar esiyor sonra. Savruluyoruz dört bir yana. Umutlarımızın üstünden paletler geçiyor. Daha da kararıyor ülkemin göğü; kararıyor gönüllerimiz. Hüzünlü dizeler salınıyor içimde:


“yolunda köprüler çürür
sesin, sessizlik sanki bir uğultuda
savurur hayat kül eyler seni
doğrulamazsın!”*


Yıllar hız yarışında. Takvimlerden eksilen yapraklar, sevgileri de umutları da anılaştırıyor; hatta unutturuyor bile. Yüzümüzdeki çizgiler derinleşip soluyor bakışlarımız.


Bizi anlatan dizeler geçit resminde:

“ “tırmandıkça yücelir dağlar
sen mağlupsun sen ıssız
ve kalbinde kuşların gömütlüğü
tutunamazsın.”




Şimdi, karşımdaki yüze bakıyorum, o yıllardan bir iz ararcasına… İçimde, aynı şiirden dizeler ağlıyor:


“…
ey hayat!
sen şavkı vurulmuş bir dolunaysın.
aslında yokum ben bu oyunda,
ömrüm beni yok saysın.
…”*


Çocuklar sarıyor çevremi sonra. Onların gözlerindeki umut ışıklarında mutlanıyorum yeniden. Tek dileğim, o ışıkların da sönmemesi…



09.03.2010, Eskişehir



*Yılmaz Odabaşı’nın EY HAYAT şiirinden alıntılar.

Hiç yorum yok: