GÜNEŞLER DOĞSUN DİYE
biz senin, anadolum
biz senin
karlı dağlarından geçeriz her gece
yaralarından öperiz
katarak kendimizinkine
tükenmeyen karanlığına
mum yerine kendimizi dikeriz
ilaç olmak için umarsızlığına
gözyaşlarımızı ipe dizeriz
bir de geceye
kimseler görmesin diye
biz senin, anadolum
biz senin
bin yıllık sevdalarından içeriz
zehrini bal niyetine
hançer yeriz
kurşun yeriz
ölmeyiz
cellatlarımızı değil
kendimizi sorguya çekeriz
her yerin samsun olsun
güneşler doğsun diye
ağıtların üstüne
halay nefeslerinde
…
a.y.
18 Mayıs 2012 Cuma
21 Nisan 2012 Cumartesi
ADIM ADIM
BİR YOLCULUKTAN DÖKÜLENLER
Geçtiğim yollar boyunca çevreyi izliyorum. Bahar görüntüsüyle, kokusuyla sinmiş ülkemin bozkırlarına. Dereler, dağlardan getirdiği kar suyuyla coştukça coşmuş, ırmaklık telaşında…
Dağları, ovaları geçiyor, pınarların soğuk sularından içiyorum. Erciyes’in başındaki kar fırtınasında gözüm, baharla karşıt… Eteklerindeki karı avuçluyorum dostça, tanışıklığımız eskilere dayanıyor da…
Sonra bir dost, yol kenarındaki iki metreyi geçen kar duvarına adımı yazıyor, “nasılsa hiç erimeyecek, burada da iziniz olduğu belli olsun,” diye. Gülüyorum hoşnutlukla.
Saçlarımı değil neredeyse beni de savuracak fırtınaya daha fazla direnemiyor, sığınıyoruz dağın eteğindeki bir konaklama yerine. Çaylarımız eşlik eden söyleşimizle günün yorgunluğunu atma telaşındayız hepimiz. Pencereler öyle bir sarsılıyor ki, camlar patladı patlayacak… Korkuyorum bu kasırgamsı fırtınadan. Çaylarımızdan son yudumları alıp arabaya koşuyoruz.
Çöldeki kum fırtınalarının benzerini yaşıyorum sonra konakladığım kentte; ülkemdeki karanlık çöl havasıyla yarış edercesine… Göz gözü görmüyor… Gözlerim, ağzım, burnum; tüm bedenim çöl kumuna kesiyor birden.
Neyse ki çocuklar var, diye düşünüyorum, onca çöl havası ve karanlığına karşın; en azından onlar dağıtıyor karanlığı, onlarla büyüyor yolunan umutlarım/umutlarımız. Umut umut çoğalıyoruz gerçekten de, sözcük sözcük, sayfa sayfa… Tam bir sevgi selinin ortasındayım.
Dönüş yolunda yine gözüm yol kıyılarında… Fırtınanın kırıp attığı ağaçlara bakıyorum acıyla. Köklerinden yine yeşerecekler biliyorum ama kim bilir ne kadar zamanda…
Kıvrıla kıvrıla akan derelerde gözüm bir yandan da. Geçtikleri yerlerin toprağını da katıp içine boz bulanık akıp gidiyorlar, güneşin onca ışığıyla kucaklaşmalarına karşın…
Birkaç gün daha yazılıyor ömrüme, çocuk çocuk, çiçek çiçek çoğaldığım. Ülkemin karanlığıysa, bir hançer gibi hep aklımda, yüreğimde…
Sonrası mı? Yine yolculuklar, yeni yolculuklar… Umuda yolculuklar tükenmez ya!..
Sevgiyle.
a.y.
Geçtiğim yollar boyunca çevreyi izliyorum. Bahar görüntüsüyle, kokusuyla sinmiş ülkemin bozkırlarına. Dereler, dağlardan getirdiği kar suyuyla coştukça coşmuş, ırmaklık telaşında…
Dağları, ovaları geçiyor, pınarların soğuk sularından içiyorum. Erciyes’in başındaki kar fırtınasında gözüm, baharla karşıt… Eteklerindeki karı avuçluyorum dostça, tanışıklığımız eskilere dayanıyor da…
Sonra bir dost, yol kenarındaki iki metreyi geçen kar duvarına adımı yazıyor, “nasılsa hiç erimeyecek, burada da iziniz olduğu belli olsun,” diye. Gülüyorum hoşnutlukla.
Saçlarımı değil neredeyse beni de savuracak fırtınaya daha fazla direnemiyor, sığınıyoruz dağın eteğindeki bir konaklama yerine. Çaylarımız eşlik eden söyleşimizle günün yorgunluğunu atma telaşındayız hepimiz. Pencereler öyle bir sarsılıyor ki, camlar patladı patlayacak… Korkuyorum bu kasırgamsı fırtınadan. Çaylarımızdan son yudumları alıp arabaya koşuyoruz.
Çöldeki kum fırtınalarının benzerini yaşıyorum sonra konakladığım kentte; ülkemdeki karanlık çöl havasıyla yarış edercesine… Göz gözü görmüyor… Gözlerim, ağzım, burnum; tüm bedenim çöl kumuna kesiyor birden.
Neyse ki çocuklar var, diye düşünüyorum, onca çöl havası ve karanlığına karşın; en azından onlar dağıtıyor karanlığı, onlarla büyüyor yolunan umutlarım/umutlarımız. Umut umut çoğalıyoruz gerçekten de, sözcük sözcük, sayfa sayfa… Tam bir sevgi selinin ortasındayım.
Dönüş yolunda yine gözüm yol kıyılarında… Fırtınanın kırıp attığı ağaçlara bakıyorum acıyla. Köklerinden yine yeşerecekler biliyorum ama kim bilir ne kadar zamanda…
Kıvrıla kıvrıla akan derelerde gözüm bir yandan da. Geçtikleri yerlerin toprağını da katıp içine boz bulanık akıp gidiyorlar, güneşin onca ışığıyla kucaklaşmalarına karşın…
Birkaç gün daha yazılıyor ömrüme, çocuk çocuk, çiçek çiçek çoğaldığım. Ülkemin karanlığıysa, bir hançer gibi hep aklımda, yüreğimde…
Sonrası mı? Yine yolculuklar, yeni yolculuklar… Umuda yolculuklar tükenmez ya!..
Sevgiyle.
a.y.
Etiketler:
İZLENİMLER
3 Mart 2012 Cumartesi
ÇOCUKLAR GÜLSÜN DİYE...
ACIYI BAL EYLEMEYELİM GAYRI
“bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
yüreği kan içinde…”
Her gittiğim yerde, bakıyorum çocuk gözlerine, ışıltısı gözlerimi kamaştırıyor. Öylesine umut yüklü, öylesine sevgi… ama bir o kadar da umarsız, korunaksız. Onların gelecek düşlerini dört işlemle kapatıp ellerinden alanlardan haberleri bile yok.
Bir ömür düşlerimi, umutlarımı, sevdamı dokuduğum kitapları imzalayıp tutuşturuyorum ellerine. Daha bir parlıyor gözlerindeki ışıltı, daha bir genişliyor gülümsemeleri. Benimse daha bir katlanıyor içimdeki acı. Neden, diyorum kendi kendime; neden onlara hak ettikleri aydınlık bir geleceği sunamadık?
Hasan Hüseyin’in dizeleri yankılanıyor yine belleğimde:
“koyun değil şu dağlarda
salt kendimizi gütmüşüz
…”
Kendimize sunabildik mi diyerek kendi içime dönüyorum yeniden. Düşlerimiz, umutlarımız her gün biraz daha yolunurken, kalelerimiz ellerimizden alınıp karanlığa doğru hızla yol alırken ne yapabildik? Mutluluğumuz çalınırken, ömrümüzü sonsuz sanıp yaşamayı hep yarınlara ertelerken; bıkkın, bezgin günü kurtarıp salt kendimizi mi güdebildik, savrulup dağdan dağa?
Neydi suçumuz, göremediğimiz?
“hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana,” diyerek, kendimize kıymak mıydı her seferinde?
Niye, “kanadık toprak olduk
döküldük yaprak olduk,” her mevsimde?
Hep mi kanayıp toprak olacağız? Hep mi dökülecek yapraklarımız? Hep mi dağa taşa yazılacak umutlarımız, düşlerimiz, sevdalarımız?
Zor günlerden geçsek de karanlık her geçen gün biraz daha koyulaşsa da acıyı bal eylemeyelim gayrı. Çabalayalım, ne kadarı elimizden gelirse… Önce biz gülmeyi öğrenelim ki, gülsün çocuklarımız.
Sevgiyle…
a.y.
“bak şu bebelerin güzelliğine
kaşı destan
gözü destan
yüreği kan içinde…”
Her gittiğim yerde, bakıyorum çocuk gözlerine, ışıltısı gözlerimi kamaştırıyor. Öylesine umut yüklü, öylesine sevgi… ama bir o kadar da umarsız, korunaksız. Onların gelecek düşlerini dört işlemle kapatıp ellerinden alanlardan haberleri bile yok.
Bir ömür düşlerimi, umutlarımı, sevdamı dokuduğum kitapları imzalayıp tutuşturuyorum ellerine. Daha bir parlıyor gözlerindeki ışıltı, daha bir genişliyor gülümsemeleri. Benimse daha bir katlanıyor içimdeki acı. Neden, diyorum kendi kendime; neden onlara hak ettikleri aydınlık bir geleceği sunamadık?
Hasan Hüseyin’in dizeleri yankılanıyor yine belleğimde:
“koyun değil şu dağlarda
salt kendimizi gütmüşüz
…”
Kendimize sunabildik mi diyerek kendi içime dönüyorum yeniden. Düşlerimiz, umutlarımız her gün biraz daha yolunurken, kalelerimiz ellerimizden alınıp karanlığa doğru hızla yol alırken ne yapabildik? Mutluluğumuz çalınırken, ömrümüzü sonsuz sanıp yaşamayı hep yarınlara ertelerken; bıkkın, bezgin günü kurtarıp salt kendimizi mi güdebildik, savrulup dağdan dağa?
Neydi suçumuz, göremediğimiz?
“hor baktık mı karıncaya
kırdık mı kanadını serçenin
vurduk mu karacanın yavrulusunu
ya nasıl kıyarız insana,” diyerek, kendimize kıymak mıydı her seferinde?
Niye, “kanadık toprak olduk
döküldük yaprak olduk,” her mevsimde?
Hep mi kanayıp toprak olacağız? Hep mi dökülecek yapraklarımız? Hep mi dağa taşa yazılacak umutlarımız, düşlerimiz, sevdalarımız?
Zor günlerden geçsek de karanlık her geçen gün biraz daha koyulaşsa da acıyı bal eylemeyelim gayrı. Çabalayalım, ne kadarı elimizden gelirse… Önce biz gülmeyi öğrenelim ki, gülsün çocuklarımız.
Sevgiyle…
a.y.
Etiketler:
Deneme
4 Aralık 2011 Pazar
İÇİMDEKİ DENİZ
BİR DENİZ Kİ…
Gönül penceresinden giren bir avuç maviliğe takılıp kalıyor bakışlarım. İçim de o deniz gibi sanki!.. Bir an coşup dalgalanıyor, kıyıları dövüyor ak köpüklü dalgalarıyla; tuzları sızıyor yaralara kabukları kaldırıp, kum serpiyor bir dalga boyu boşluklara; sonra çekiliyor yatağına, duruluyor; mavi bir gülümseyiş oluyor gün ışığıyla menevişlenen.
Martılar süzülüyor olanca güzelliğiyle denizin hemen üstünde. Kanatları beyaz birer yelkenli… Umuda, güzelliğe, sonsuzluğa açılmış gibi… İkide bir dalıp öpüyorlar maviliği, can suyu niyetine; eksilen umutlarını, sevinçlerini koyuyorlar belki yerine. Belki de bir düş alışverişi bu; uzaklıklarla mavilikler arasında bir değiştokuşun gönüllü elçiliği.
Bir vapur geçiyor sonra, kalın sesli düdüğüyle günü inletircesine. Yarılıyor mavilik tam ortasından, beyaz bir öfke yayarak çevresine. Aldırmıyor martılar; vapura yol boyunca eşlik etmekteler. Küçük bir çocuğun bölüştüğü simit, havada bir yay çizip düşüyor vapurun hemen yanına; martılar, paylarına düşenle süt beyaz selamlar veriyor çocuğun mutlu gülümseyişine.
Gök kararıyor sonra. Deniz, koyulaşan rengiyle hırçınlaşıyor alabildiğine. Vapur, yalpalayarak kendini kıyıya atıp martılar uzaklaşırken ben de gözlerimi kapatıyorum; ama içimdeki mavilik bir süre daha dalgalanıyor. Söz veriyorum sonra kendime; gece de denize dökülen yıldızları toplayacağım, karanlığı kovalasın diye.
Bu deniz, mavilik, vapurlar, yıldızlar, yakamoz… bir düş, belki de bir fotoğrafın izdüşümü işte! Gönüllerdeki mavilik hep sürsün diye…
Sevgiyle.
a.y.
Gönül penceresinden giren bir avuç maviliğe takılıp kalıyor bakışlarım. İçim de o deniz gibi sanki!.. Bir an coşup dalgalanıyor, kıyıları dövüyor ak köpüklü dalgalarıyla; tuzları sızıyor yaralara kabukları kaldırıp, kum serpiyor bir dalga boyu boşluklara; sonra çekiliyor yatağına, duruluyor; mavi bir gülümseyiş oluyor gün ışığıyla menevişlenen.
Martılar süzülüyor olanca güzelliğiyle denizin hemen üstünde. Kanatları beyaz birer yelkenli… Umuda, güzelliğe, sonsuzluğa açılmış gibi… İkide bir dalıp öpüyorlar maviliği, can suyu niyetine; eksilen umutlarını, sevinçlerini koyuyorlar belki yerine. Belki de bir düş alışverişi bu; uzaklıklarla mavilikler arasında bir değiştokuşun gönüllü elçiliği.
Bir vapur geçiyor sonra, kalın sesli düdüğüyle günü inletircesine. Yarılıyor mavilik tam ortasından, beyaz bir öfke yayarak çevresine. Aldırmıyor martılar; vapura yol boyunca eşlik etmekteler. Küçük bir çocuğun bölüştüğü simit, havada bir yay çizip düşüyor vapurun hemen yanına; martılar, paylarına düşenle süt beyaz selamlar veriyor çocuğun mutlu gülümseyişine.
Gök kararıyor sonra. Deniz, koyulaşan rengiyle hırçınlaşıyor alabildiğine. Vapur, yalpalayarak kendini kıyıya atıp martılar uzaklaşırken ben de gözlerimi kapatıyorum; ama içimdeki mavilik bir süre daha dalgalanıyor. Söz veriyorum sonra kendime; gece de denize dökülen yıldızları toplayacağım, karanlığı kovalasın diye.
Bu deniz, mavilik, vapurlar, yıldızlar, yakamoz… bir düş, belki de bir fotoğrafın izdüşümü işte! Gönüllerdeki mavilik hep sürsün diye…
Sevgiyle.
a.y.
31 Mayıs 2011 Salı
YARAM HAZİRAN
“heybesinde yılan işaretleri,
baldıran zehir yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben,”* yanarım her haziran; gözlerim gülümserken…
Bir yaradır haziran; geçmiş mevsimlerden gelip, baharın güzelliğine inat, yüreğimin tam üstünde kanayan. Bir Orhan Kemal’dir haziran, rehincide bıraktığı saatiyle kayıp giden; bir Ahmed Arif’tir, hasretinden prangalar eskiten; Bir Nazım Usta’dır, memleketi dilinden düşürmeyen ve tümüyle Anadolu’mdur, dize dize belleğimde alazlanan.
Öldü, demeye dilim varmaz bir türlü; bilirim ki, “gölgesiz geçip” gitmemişlerdir hiç biri;
“gelgelelim,
beter, bize kısmetmiş.
ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
susmak ve beklemek, müthiş
genciz namlu gibi
ve çatal yürek,
barışa, bayrama hasret
uykulara, derin, kaygısız, rahat,
otuziki dişimizle gülmeğe,
…”**
Hasret kalmışım, hasret kalmışız hepimiz; hasret kalmış ülkemiz. Görmez olmuş gözlerimiz baharı, renk renk açan erguvanları, laleleri, gülleri, sümbülleri. Oysa biliriz ki,
“yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak”***
Ve ağlamaklı olurum her haziran, düşündükçe göçüp giden, geçip giden güzellikleri; gördükçe çiçeklerin kanayışını bahar bahar, güllerin kırılışını dal dal… Gürleyip coşan gökyüzü gibi; kararıp kalan, durmadan çağlayan göğüm gibi…
“evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram”**
Oysa ne çok isterdim; yalnızca sevgiyi söylesin diller, sevgice şakısın bülbüller, sevdayı yazsın kalemler… Kirlenmemiş bir yeşile kessin, gelişip serpilip çiçeklensin bahar; kanamasın güller zamansız düşüp toprağa, yaşanmasın acılar…
Oysa,
“yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına”***
Sonsuz değildir yaşam, bilirim; ama isterim ki ölenler, gülümseyerek ölsün, “güneşe gömülsünler”… Ve Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi bir memleket, “gök mavi, dal yeşil” ışısın doğudan batıya…
“yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
olursa bir şikayet ölümden olsun,” diyebilmek sonra…
Ama,
ah işte haziran
yaram haziran
bu devran başka devran nazım ustam
başka haziran
arif ahmed
kemal orhan
ah, nazım ustam
Başka bu haziran; bir uçtan diğerine Anadolu’mdur yalım yalım kavrulan, hoyrat ellerde savrulan; ama kim bilir kaçıncı kez küllerinden de umut yeşertmeye çalışan, yılmayan, yorulmayan… Oysa, “türkü tadında” yaşamayı haketmiyor mu bu güzel ülke, bunca güzel insan?
İsterdim ki aklım, tükenmeyen sorgularla boğuşmasın böyle acımasızca, kanatırcasına:
“yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?”***
Ve isterdim ki kanamasın yüreğimde mavi gözlerden süzülen sürgün ışığı, dizelerle:
“kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar”***
Bir haziran daha geldi, gülün renginde kanayarak. Sevda üstüne yazmadıysam dolu dolu; yoğrulduysam kederle zamansız ölümlerde, gülmediysem ağız dolusu;
“tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken”*
Ve biz, bizim kuşak; biz, hepimiz;
“aşktı görmedik bilmedikse
kimbilir hangi eylül bir daha
hangi uzak haziran”****
Ve ustalarım; Orhan Kemal, Ahmed Arif , Nazım ustam… ve adı yazılmamış, not düşülmemiş cümle ozanlar… “Bir daha hangi ana doğurur” ** sizi, bizi hangi ana?..
Ah haziran! Yaram haziran!
“nasıl da yılları buldu,
bir mısra boyu maceram...”**
Ve sıra kimde?.. Kim bilir, ne zaman?..
a.y.
*Metin Altıok
**Ahmed Arif
***Hasan Hüseyin
****Necati Cumalı
“heybesinde yılan işaretleri,
baldıran zehir yüzüğünün içinde
ve yanında kav taşıyan ben,”* yanarım her haziran; gözlerim gülümserken…
Bir yaradır haziran; geçmiş mevsimlerden gelip, baharın güzelliğine inat, yüreğimin tam üstünde kanayan. Bir Orhan Kemal’dir haziran, rehincide bıraktığı saatiyle kayıp giden; bir Ahmed Arif’tir, hasretinden prangalar eskiten; Bir Nazım Usta’dır, memleketi dilinden düşürmeyen ve tümüyle Anadolu’mdur, dize dize belleğimde alazlanan.
Öldü, demeye dilim varmaz bir türlü; bilirim ki, “gölgesiz geçip” gitmemişlerdir hiç biri;
“gelgelelim,
beter, bize kısmetmiş.
ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
susmak ve beklemek, müthiş
genciz namlu gibi
ve çatal yürek,
barışa, bayrama hasret
uykulara, derin, kaygısız, rahat,
otuziki dişimizle gülmeğe,
…”**
Hasret kalmışım, hasret kalmışız hepimiz; hasret kalmış ülkemiz. Görmez olmuş gözlerimiz baharı, renk renk açan erguvanları, laleleri, gülleri, sümbülleri. Oysa biliriz ki,
“yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak”***
Ve ağlamaklı olurum her haziran, düşündükçe göçüp giden, geçip giden güzellikleri; gördükçe çiçeklerin kanayışını bahar bahar, güllerin kırılışını dal dal… Gürleyip coşan gökyüzü gibi; kararıp kalan, durmadan çağlayan göğüm gibi…
“evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
ve zehir - zıkkım cıgaram”**
Oysa ne çok isterdim; yalnızca sevgiyi söylesin diller, sevgice şakısın bülbüller, sevdayı yazsın kalemler… Kirlenmemiş bir yeşile kessin, gelişip serpilip çiçeklensin bahar; kanamasın güller zamansız düşüp toprağa, yaşanmasın acılar…
Oysa,
“yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına”***
Sonsuz değildir yaşam, bilirim; ama isterim ki ölenler, gülümseyerek ölsün, “güneşe gömülsünler”… Ve Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi bir memleket, “gök mavi, dal yeşil” ışısın doğudan batıya…
“yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
olursa bir şikayet ölümden olsun,” diyebilmek sonra…
Ama,
ah işte haziran
yaram haziran
bu devran başka devran nazım ustam
başka haziran
arif ahmed
kemal orhan
ah, nazım ustam
Başka bu haziran; bir uçtan diğerine Anadolu’mdur yalım yalım kavrulan, hoyrat ellerde savrulan; ama kim bilir kaçıncı kez küllerinden de umut yeşertmeye çalışan, yılmayan, yorulmayan… Oysa, “türkü tadında” yaşamayı haketmiyor mu bu güzel ülke, bunca güzel insan?
İsterdim ki aklım, tükenmeyen sorgularla boğuşmasın böyle acımasızca, kanatırcasına:
“yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?”***
Ve isterdim ki kanamasın yüreğimde mavi gözlerden süzülen sürgün ışığı, dizelerle:
“kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar”***
Bir haziran daha geldi, gülün renginde kanayarak. Sevda üstüne yazmadıysam dolu dolu; yoğrulduysam kederle zamansız ölümlerde, gülmediysem ağız dolusu;
“tekinsizim size göre
ibret için yakılması gereken”*
Ve biz, bizim kuşak; biz, hepimiz;
“aşktı görmedik bilmedikse
kimbilir hangi eylül bir daha
hangi uzak haziran”****
Ve ustalarım; Orhan Kemal, Ahmed Arif , Nazım ustam… ve adı yazılmamış, not düşülmemiş cümle ozanlar… “Bir daha hangi ana doğurur” ** sizi, bizi hangi ana?..
Ah haziran! Yaram haziran!
“nasıl da yılları buldu,
bir mısra boyu maceram...”**
Ve sıra kimde?.. Kim bilir, ne zaman?..
a.y.
*Metin Altıok
**Ahmed Arif
***Hasan Hüseyin
****Necati Cumalı
Etiketler:
Deneme
9 Mayıs 2011 Pazartesi
"ANADOLUYUM BEN TANIYOR MUSUN"
HATTİ ÜLKESİ’NDE
Çorum’a varmışken, Hatti Ülkesi’ni görmeden gelmek olur mu? Biz de Afacanlarla çıkıyoruz; MÖ 5500’lü yıllara, Anadolu’daki yüksek kültürün yaratcısı, Hititlerin Hatti Ülkesi’ne doğru bir yolculuğa.
Alacahöyük’te prens ve prenses mezarlarından çıkıp dünyaya tanıtılan “Güneş Kursları”nın; boğa ve geyik heykelciklerinin kopyasını üreten, değme heykeltıraşa taş çıkartan yerli gençlerin sanatçılığı karşısında saygıyla eğiliyorum.
Yağmur bizden önce gidiyor nereye varırsak. Tarihle birlikte sağanakla da sırılsıklam oluyoruz Hattuşaş’ta. Geçmişe bir ağıt mı; Kral Hattuşil’in ya da Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin dili kesilip kafasına ileti kazınarak Hattuşaş’a yollanan kölesinin gözyaşları mı ıslandığımız, diye düşünmeden edemiyorum bir an.
Yukarı Şehir’deki Aslanlı Kapı ve Kral kapısı’ndan geçerken, taşların üzerinde hiyerogliflere, kabartmalara, taş işçiliğine hayran kalıyorum. Aslanlı Kapı’dan geçip de tüm Hatti Ülkesi’nin gözlerime serilen yemyeşil ovası, çam ağaçları arasında inmiş bulutları ve yağmurla yıkanıp arınmış doğanın güzelliği karşısında dilim tutuluyor. Sunaklarda geçmişin kan izlerinde kanıyorum, Büyükkaya’daki tahıl ambarlarında saklanan umutlardan izler arıyorum her adımda.Tünelden (protern)geçip, Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’na dalıyorum. Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrısı Arinna’ya bakıyorum; doksandan fazla tanrı ve tanrıça kabartmaları arasında...
Şapinuva’da, binlerce yıl öncesinin mimari malzemelerine, kusursuz yapım tekniklerine, simetrik planına ve çivi yazılarına dalıp gitmişkern, “haydi, dönüyoruz!” sesiyle geçmişten sıyrılıp günümüze dönüyorum. Yol boyunca, Hatti Ülkesi’nde yaşayanları anıyorum, binlerce yıl öncesine selam yollayarak…
Anadolu’nun her köşesi öyle büyük bir zenginlik ki, gezdiğim her yerde biraz daha hayran kalıyorum Anadolu’ya. Ahmed Arif’in dizeleri yankılanıyor beleğimde durmadan:
“…
havva anan dünkü çocuk sayılır
anadolu’yum ben
tanıyor musun
…”
Çorum’a varmışken, Hatti Ülkesi’ni görmeden gelmek olur mu? Biz de Afacanlarla çıkıyoruz; MÖ 5500’lü yıllara, Anadolu’daki yüksek kültürün yaratcısı, Hititlerin Hatti Ülkesi’ne doğru bir yolculuğa.
Alacahöyük’te prens ve prenses mezarlarından çıkıp dünyaya tanıtılan “Güneş Kursları”nın; boğa ve geyik heykelciklerinin kopyasını üreten, değme heykeltıraşa taş çıkartan yerli gençlerin sanatçılığı karşısında saygıyla eğiliyorum.
Yağmur bizden önce gidiyor nereye varırsak. Tarihle birlikte sağanakla da sırılsıklam oluyoruz Hattuşaş’ta. Geçmişe bir ağıt mı; Kral Hattuşil’in ya da Mısır Kraliçesi Nefertiti’nin dili kesilip kafasına ileti kazınarak Hattuşaş’a yollanan kölesinin gözyaşları mı ıslandığımız, diye düşünmeden edemiyorum bir an.
Yukarı Şehir’deki Aslanlı Kapı ve Kral kapısı’ndan geçerken, taşların üzerinde hiyerogliflere, kabartmalara, taş işçiliğine hayran kalıyorum. Aslanlı Kapı’dan geçip de tüm Hatti Ülkesi’nin gözlerime serilen yemyeşil ovası, çam ağaçları arasında inmiş bulutları ve yağmurla yıkanıp arınmış doğanın güzelliği karşısında dilim tutuluyor. Sunaklarda geçmişin kan izlerinde kanıyorum, Büyükkaya’daki tahıl ambarlarında saklanan umutlardan izler arıyorum her adımda.Tünelden (protern)geçip, Yazılıkaya Açık Hava Tapınağı’na dalıyorum. Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrısı Arinna’ya bakıyorum; doksandan fazla tanrı ve tanrıça kabartmaları arasında...
Şapinuva’da, binlerce yıl öncesinin mimari malzemelerine, kusursuz yapım tekniklerine, simetrik planına ve çivi yazılarına dalıp gitmişkern, “haydi, dönüyoruz!” sesiyle geçmişten sıyrılıp günümüze dönüyorum. Yol boyunca, Hatti Ülkesi’nde yaşayanları anıyorum, binlerce yıl öncesine selam yollayarak…
Anadolu’nun her köşesi öyle büyük bir zenginlik ki, gezdiğim her yerde biraz daha hayran kalıyorum Anadolu’ya. Ahmed Arif’in dizeleri yankılanıyor beleğimde durmadan:
“…
havva anan dünkü çocuk sayılır
anadolu’yum ben
tanıyor musun
…”
Etiketler:
İZLENİMLER
11 Nisan 2011 Pazartesi
DALGALARCA
KÖPÜK KÖPÜK DALGALARCA
Günlerdir bakışlarımı mavi bir dinginlikle yıkayan Akdeniz, köpük köpük çağlar oldu bu gün. Işıltısıyla baharı yüreklere sermeye çalışan güneşe meydan okurcasına, kıyıyı dövüyor ak köpüklü dalgalarıyla. Kumlar, sessizce karışıyor köpüklerin çağlayışına, kayalar yediği tokatlardan serseme dönmüşçesine ıslak; bir sonrakinin geleceğini bilen ama yazgısına boyun eğen Anadolu kadınları gibi korkulu ve sessiz bir bekleyişte…
Büyüyor dalgalar, köpükler çoğalıyor; deli bir öfke seli sanki izlediğim. Kayaların pasını, kirini yıkayıp arıtma çabası belki… Belki de kayaların sessizliğine, boyu eğmişliğine bir isyan sanki dalgaların hırçınlığı…
Güneş, bıkmadan usanmadan sürdürüyor ışıltısını. Tüm çabası, dalgaların deliliğine son vermek için sanki; ama Akdeniz bu, dayanır mı sessizliğe… Dalgalarını büyütüp kıyıyı aşma, sahil yolunu kapatma; insanların sessiz, yarı uykulu yürüyüşlerine ıslak bir çığlık olma sevdasında…
Birden, inanılmaz bir gürültüyle olduğu yerde sarsılıp maviliklere karışan bir kayanın çığlığına odaklanıyorum. Hiç beklenmeyen bir zamanda, kimsenin beklemediği bir anda bu isyanı aklım almıyor önce. Belki de hırpalanmaktan yorgun düşmüş; görünüşünün aksine, dalgaların yıllarca içini oyduğu bir yaralı kuştu kaya sandığım, diye bir düşünce yalayıp geçiyor zihnimi.
Deniz, duruluyor sanki birden; rüzgar yön değiştirip dalgalar başka kıyılara yol alıyor.. Çekiyor sesini sonra kıyıdan, bir kıyıya bunca yara yeter, dercesine.
Gün yükseliyor; denizin üstü gün ışıltısında, yaşamsa olağan akışında…
a.y.
Günlerdir bakışlarımı mavi bir dinginlikle yıkayan Akdeniz, köpük köpük çağlar oldu bu gün. Işıltısıyla baharı yüreklere sermeye çalışan güneşe meydan okurcasına, kıyıyı dövüyor ak köpüklü dalgalarıyla. Kumlar, sessizce karışıyor köpüklerin çağlayışına, kayalar yediği tokatlardan serseme dönmüşçesine ıslak; bir sonrakinin geleceğini bilen ama yazgısına boyun eğen Anadolu kadınları gibi korkulu ve sessiz bir bekleyişte…
Büyüyor dalgalar, köpükler çoğalıyor; deli bir öfke seli sanki izlediğim. Kayaların pasını, kirini yıkayıp arıtma çabası belki… Belki de kayaların sessizliğine, boyu eğmişliğine bir isyan sanki dalgaların hırçınlığı…
Güneş, bıkmadan usanmadan sürdürüyor ışıltısını. Tüm çabası, dalgaların deliliğine son vermek için sanki; ama Akdeniz bu, dayanır mı sessizliğe… Dalgalarını büyütüp kıyıyı aşma, sahil yolunu kapatma; insanların sessiz, yarı uykulu yürüyüşlerine ıslak bir çığlık olma sevdasında…
Birden, inanılmaz bir gürültüyle olduğu yerde sarsılıp maviliklere karışan bir kayanın çığlığına odaklanıyorum. Hiç beklenmeyen bir zamanda, kimsenin beklemediği bir anda bu isyanı aklım almıyor önce. Belki de hırpalanmaktan yorgun düşmüş; görünüşünün aksine, dalgaların yıllarca içini oyduğu bir yaralı kuştu kaya sandığım, diye bir düşünce yalayıp geçiyor zihnimi.
Deniz, duruluyor sanki birden; rüzgar yön değiştirip dalgalar başka kıyılara yol alıyor.. Çekiyor sesini sonra kıyıdan, bir kıyıya bunca yara yeter, dercesine.
Gün yükseliyor; denizin üstü gün ışıltısında, yaşamsa olağan akışında…
a.y.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)