20 Temmuz 2010 Salı

KADINA BİÇİLEN DEĞER

KULAK KESİĞİ YA DA KADINA BİÇİLEN DEĞER


19 Temmuz 2010 tarihli Milliyet’ten bir haber, tüylerimi dike diken etmeye yetti. Karısını sürekli dövdüğü yetmiyormuş gibi bir de kulağını kestiği halde bir yıl önce mahkemede pişman olduğunu söyleyen eşin yanına katılan kadın, bu kez komadaydı. Bir başka haberde de on beş yaşında bir kız, aile meclisinin kararıyla kardeşi tarafından öldürülmüş, böylece ailenin namusu kurtarılmıştı.


Nazım’ı anımsamamak elde değil: “…Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlarımız…” Düşünmeden edemiyorum; bu adamlar öküzlerinin kulaklarını keser ya da onu öldürüp sığır ailesinin namusunu temizler mi, diye.


Eskiden, bekçi köpeklerinin kulakları kesilirmiş ki, sese daha duyarlı olsunlar. Bu mantıkla bakıldığında kadın, eşinin sesine daha duyarlı olsun diye mi kulağı kesildi acaba? Yani kadın, bekçi… gerisini söyleyemeye dilim varmıyor.


Ya on beşinde namus cinayetine kurban edilen çocukcağıza ne demeli? Çocuk olamadan kadın olmanın bedelini canıyla ödemesine?.. Namusu kadınların bacak arasına hapseden anlayışa?..


21.Yüzyılı mı yaşıyoruz gerçekten? Ortaçağ karanlığından ne farkı var bu yüzyılın? Kadının yeniden kafes arkasına itilmesinin, peçeye, türbana sarılmasının özgürlük olarak sunulmasına ne demeli? Ya İran’da tecavüze uğrayan kadına recm cezası verilirken, ona tecavüz eden erkeğe elli kırbaç vurulmasına; hem de kadın kaçamasın diye boğazına dek çukura gömülürken, erkeğe bu şansı tanımak için, beline dek gömülmesine?


YA ÜLKEMİ İRAN’A BENZETMEYE ÇALIŞANLARA..?


İran’ın emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi bayraklaştırıp kadına yapılanları görmezden gelenlere…?


“Kadınla erkek eşit değil, birbirinin tamamlayıcısıdır,” diyerek kadını erkeğin eksiklerini tamamlayan zavallı bir yaratığa benzeten başbakana ne demeli peki?


Ya, çağdaş görüntü altında, tüm düşüncelerini kadınlara kabul ettirmeye çalışanlarımız?.. Aykırı düşünceye, dirence dayanamayanlarımız?..


Çığlıkların isyanlara karışır düşündükçe yaşanılanları ve dizelere dökülür söz söz:


ayaklarımda
binlerce yıllık pranga izleri
kime bağlıysa zincirim
adım onunki
bu gidiş ne zamana
nereye ki…


20.07.2010

13 Temmuz 2010 Salı

ANADOLU EDEBİYATI

ANADOLU EDEBİYATI


Anadolu, sayısız uygarlığın beşiği… Estetiğin, duyarlılığın, şiirin, öykünün, romanın yanında acının, hüznün, sefaletin, ezilmişliğin, sayısız baskıların da yangın yeri. Anadolu’yu tanımadan, onu her yönüyle yaşamadan yazılanların bir yanı hep eksik kalmaz mı?


Yazılan eserlerin yayım, basım, dağıtım merkezi İstanbul olsa da yaratım merkezi Anadolu’dur. Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller, Fakir Baykurtlar… ve daha nicelerini yetiştiren Anadolu, kim ne derse desin, edebiyatın da beşiğidir. Bu noktada Ahmed Arif’e kulak vermeden olur mu?


“Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü cocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun ?
…”

Anadolu’da edebiyat yapanlar; fakirliğinden utanan, bilgisizliğin kör kucağına bırakılan, her türlü baskıya kader diyerek boyun eğmiş halkın sözcüleridir; üstelik, onlardan biri, onların içinde, acıların yanında kardeşliğin ve birlikte çalışıp üretmenin mutluluğunu da tadarak. Yaşanılanların, dayatılanların kader olmadığını haykıran yürekli kalemlerdir onlar. Bunca acı ve haksızlığın içinde, çölde vaha yaratmaya çalışan duyarlı gönüllerdir.

“…
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?
…” diyen Anadolu’ya, yalnız, bir başına ve uzak olmadığını; onu tanımayan şairlerin ve bilginlerin Anadolu’ya uzaklıklarının yanısıra, insana ve insanın özüne de yabancılıklarını haykıranlardır onlar.


Ne üstünde binlerce yıl at koşturanların izi kalmış, ne sultanların ne de hükümdarların… Oysa, Köroğlu kalmış, Yunus Emre, Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacoğlan… Bedrettin’in destanını dilden dile söyleyip yazanlar kalmış Anadolu’nun yüreğinde. Anadolu’nun çimenler üstündeki gözyaşları kalmış türkü türkü savrulan; bir de “meçhul askerler” Anadolu’yu talan eden emperyalistleri kovmak için “ölüme gülümseyen” o sevdalı yürekler… Onların destanlarını yazan kalemler…


“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...”


Anadolu’dan seslenir yine o kalemler. Kardeşçe üretip bölüşmenin keyfiyle bir küçük dergi olur; küçük dergide bir şiir, bir öykü… Bir roman olur ya da yayıncıların kapısını aşındırıp da yayınlatamazsa, yiyecek ekmeğini matbaalara verip yine de sesini duyurmaya çalışan.


“ …
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tirnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”
Diyen Anadolu’nun sesini duymayacak, duyurmayacak mıyız? Yeni dünya düzenine teslim olmuş yayın ve dağıtım tekellerinin kurallarına boyun mu eğeceğiz?


“Gör, nasıl yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgecilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?”


Bunca yürekli kalem varken ve Anadolu’nun bu özden çağrısı kulaklarımızda yankılanırken, edebiyatın kalbi Anadolu’da atmayı sürdürecektir.


Not: Tırnak içindeki dizeler, Ahmed Arif’in Anadolu şiirinden alıntıdır.


Bir şiir de benden:


Ç’AĞLAR Y’AN’GINI


ç’ağ değil ç’ağ’lar yangını
kavruğu kar’an’lıkların
umudumun gülü açamayan
yüreğimin onmaz sancısı
büyü’meyen filizi düşlerimin

hep bir b’aşka uyandığım sabahların
her gece yıldız yıldız
düşlerin koynuna uzandığım
mutlu sonlu masallara yazdığım adın
tutunup saçlarına güneşin
yağmurun iplerine kurduğum salıncağım
her biri umut
her biri türkü gözlü çocukların

esirgenen suyun
parsellenen toprağın
ilmiği boynumda darağaçların
yalımında savrulan külü ozanlarımın
acıyla soluduğum havan
rengini yitirmiş saçları anamın
kirlenmiş köpükleri denizlerinin
bir de yanan sevdaları kızların


kalemimden sen geçersin
dünüm düşüm umudum
ida’m ağrı’m nemrut’um
sen anadolu’m


maviada, mayıs-haziran 2010