29 Ekim 2008 Çarşamba

ADIYAMANLI ÇOCUKLARDAN SELAM VAR-2

EĞİTİMİ BAYRAM YAPABİLMEK

2- ADIYAMAN-BESNİ İZLENİMLERİ

Ülkemizde eğitim bayramının kutlandığını hiç duymuş muydunuz?
Ülkemizde yıllardır İlköğretim Haftası adı altında etkinlikler düzenlenir. Okulların açıldığı ilk hafta yapılan bu etkinlikler, şiirlerle kutlama ya da ders etkinlikleriyle sürer. Okul sınırlarının dışına pek taşmayan bu etkinliklerden, doğal olarak, halkın pek haberi olmaz. Ya bu kutlamaları bayram haline getirirsek neler olur, hiç düşündünüz mü? Bir de halkın tamamını kucakladığını görürsek...

İşte, geçtiğimiz günlerde(22-26 Ekim) biz bu olaya tanık olduk. On yıldır Eğitim Bayramı'nı kutlayan Besni'nin konuğuyduk.Gözlerimiz de gönüllerimiz de aydınlandı. Biz Kim miyiz? Çocuk edebiyatı yazarlarından İncila Çalışkan, Nurettin İğci ve ben Ayşe Yamaç. Ayrıca, Nasrettin Hoca 800 Yaşında Karikatür Sergisi, Eşekli Kütüphane Fotoğraf Sergisi ve kitabıyla en genç yazarlarımızdan Aydın İleri de bizimle birlikteydi.

İlçe merkezine asılan duyurularla program tüm ilçe halkına duyurulmaya çalışılmıştı. Programı incelediğimde, yoğunluğu karşısında şaşırmadığımı söylesem yalan söylemiş olurum. Neler yoktu ki!.. Kitap fuarı ve bizim imza günlerimiz, Prof Dr Alparslan Işıklı'nın ÜLkemizde Eğitimin Güncel Sorunları konulu konferansı,Doğuş Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İsmail Kaya'nın Resim ve Çocuk Kitapları Sergisi,Prof Dr. Ayşe Ferda Ocakçı'nın Aile İçi İletişim konulu konferansı,IBB Kültür A.Ş Genel Müdürü Nevzat Bayhan'ın Toplum ve Kültürümüz ile Eski Milli Eğitim Bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek'in Hoca Ahmet Yesevi ve Milli Kültürümüzdeki Yeri konulu konferansları; Latif Doğan, Sabahat Akkiraz ve Betül Çağlar'ın halk konserleri... Bütün bunların yanında tüm öğrencilerin ve halkın katıldığı Eğitim Bayramı Yürüyüşü...

Böylesine bir coşkuyu görüp de gönlü de gözü de aydınlanmayan olur mu? İşte ben ve arkadaşlarım da bu coşkunun bir parçası olmaktan mutlu ve gururluyduk. Gülüşlerimiz, yüreğimizdeki aydınlığı yüzümüze yansıtıyordu. Zaten, havaalanına ayak bastığımız andan başlayarak, tüm bayram süresince, başta İlçe Kaymakamı Sayın Hulusi Şahin olmak üzere, tüm Besnililerin sıcak ilgisi ve konukseverliği karşısında yüreğimiz sıcacık olmuştu. Özellikle de Kaymakam Bey ve eşinin kitap fuarına özel ilgi göstermeleri, kendileri ve çocukları için bol bol kitap almaları bizi mutlu etmişti. Yalnız onlar da değil üstelik; bizi yakın bir aile dostu gibi karşılayıp son ana dek yanımızdan ayrılmayan fuar sorumlusu Taner Dağtekin ve ailesi, komisyon üyeleri Mustafa Bey, Süleyman Bey, Hasan Tosun Bey, Eski Milli Eğitim Müdürü Resul Bayhan, yeni Milli Eğitim Müdürü Mehmet Aslan; öğrencileriyle tek tek ilgilenip kitap seçimlerine yardımcı olan örnek öğretmenler Zeyrek Üstün ve Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi Öğretmeni Aysel Karadayı... belleğimizdeki yerlerini çoktan almışlardı. On beş gün önce bizi ilçesinde ağırlayan Gölbaşı Kaymakamı'nın ziyareti de çoşkumuzu arttıran önemli unsurlardandı.Ayrıca Nukdat Bey, Abdurrahman Beyler de Gölbaşı'ndan tanıdığımız dostlardı ve bizi hiç yalnız bırakmadılar.

Bu bayramda izlediğim önemli olgulardan birisi de Türkiye'nin neresinde olursa olsun, ilçelerini destekleyen ve bayram için gelen Besnililerin ilçelerine olan düşkünlüğü... İstanbul'dan, İzmir'den, Ankara'dan ilçelerine koşan Besnililer... Bunlarba birisi de Besni'nin yöresel yemeklerini bize tatırmak için durmadan çabalayan Koza Yayınları Temsilcisi Sevgili Ergün Kaplan.

Güzelliklerin hangisini anlatayım ki? Belki de bu etkinliğin kusursuz olduğunu düşündürttüm size. Hayır! Kusurların en büyüğü okullarda imza konusunda yeterli duyurunun yapılmamış olması; Bakanlık Müsteşarından Adıyaman Valisine dek bürokratların çoğunluğuyla öğretmen ve öğrencilerin müze gezer gibi, kitapları izleyip çıkmaları.

En iyisi ben, güzellikleri anlatmayı sürdüreyim:

İlçeye vardığımız ilk akşam Endüstri Meslek Lisesi yatılı öğrencileriyle yaptığımız söyleşi, "İyi ki gelmişiz!" dedirtmişti bize. Özellikle de bir öğrencinin, "Neden hepiniz birden geldiniz? Keşke tek tek gelseydiniz de sizleri sık sık görebilseydik!" sözleri, genç yüreklere ulaştığımızın bir göstergesiydi sanki. Ertesi akşam Yatılı Kız Yurdu'nda da yaptığımız söyleşinin tadıysa, hala damağımızda. Genç kızların bizi sevgi gösterileriyle uğurladığını ve daha biz çıkmadan kitap okuma listeleri yapıldığını söylesem, başka söze gerek yok sanırım; bir de yıllar önce yayımlanmış kitaplarımızı okuyup bizimle karşılaştığında gözlerine inanamayan, ilk gün aldığı kitabı hemen okuyup bize beğenisini anlatacak sözcük bulamayan okurlarımızın olması...

Ülkemize, gözlerimize ve gönüllerimize bayram coşkusu yaşatan Besnililere, Besni Kaymakamı Hukusi Şahin'e, Besni Eğitim Vakfı başkan ve üyelerine, Besni Belediyesine, ADD ve Halk Eğitim Merkezi yetkililerine sonsuz teşekkürler. Gelecek yılki bayramda kitapla olan dostluğu biraz daha gelişmiş görmek dileğiyle.

Sevgiler.

Ayşe Yamaç, 27.10.2008, İstanbul

16 Ekim 2008 Perşembe

SES BAYRAĞIMIZIN SESİ

SES BAYRAĞIMIZIN SESİ

İçimden yağmurlar geçiyor, sellerinde yittiğim. Mavi Kuşa Ağıt yazan bir koca çınarı uğurluyorum sonsuzluğa. “Siz dal üstündeydiniz, uyuyordunuz belki/ siz vurulmadınız belki”* ama bir dalım daha kırılıyor benim, yiten her değerle.

**“İşte karanlık büyümüştür,” onun yokluğunla. “Dağ daha dağ/su daha su/yıldız daha yıldız olmuştur ötelerde.” O da yıldızlara karışıp gitmiştir, gönlümüze bir ses bayrağı bırakarak. Daha da koyulaşmıştır bir türlü yırtamadığımız karanlık, onun da bırakıp gitmesiyle.

“İşte karanlık büyümüştür” koca bir çınarın daha devrilmesiyle. Yeni dizeleri çiçeğe durmayacaktır artık, yeni dalları sürgün vermeyecektir kitap kitap. “Göklere, göklerin karasına karışmıştır kocaman.” Gönüllerimizi de peşi sıra sürükleyerek.

Oysa,* “ne zaman bir yaban arısı çiçeğe konduysa, emdiyse üzümünü yaz boyunca,” oradaydı o. Dize dize çağlardı hemen. Çağların dışındaki söz buluşmaları ondan sorulurdu, aydınlığın karanlığı kovacağına olan inancı o pompalardı şiir şiir.* “Küçük bir otun yeşere yeşere/kocaman göğü köpük köpük yürüttüğünü” de gören oydu, “Her gece yavaşça/Yatağınıza girerken/Karanlığa karşı/Anılarınızla ağarırsınız/” diyen de…

Evrenin açık kalmış kapısından girip yine aynı kapıdan çıkarken aydınlığı bırakıyor bize şiirleriyle. Yine kendi sesi yankılanıyor belleğimde: “Abartılmasın tasalar yaslar haydi/ Kurtulmak biraz öncesinden haydi /Haydi sevgide karanlıkta nerde olursan ol/Haydi bulunulan yerden başlamak”

Bulunan yerden başlıyorum yeniden. Yas tutmanın zamanı olmadığını haykıran ses bayrağımızın sesiyle.
16.10.2008, Eskişehir



Fazıl Hüsnü Dağlarca (* Haydi’den **Yenilen Büyür’den.)

13 Ekim 2008 Pazartesi

ADIYAMANLI ÇOCUKLARDAN SELAM VAR

1- GÖLBAŞI İZLENİMLERİ

Bayram tatilinin ikinci günü… Çocuklarımla keyifli bir alışverişteyiz. Birden, telefon çalıyor. Yayınevimden bir ses: “ Adıyamanlı çocuklarla söyleşmek ister misiniz? Bayramdan hemen sonra… Üç günlük bir çalışma.”

İçimden yükselen heyecana engel olamıyorum. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çalıştığım yıllar geliyor aklıma. O yörelerdeki yoksulluğu, yoksunluğu, kitaba olan açlığı biliyorum. Fazla düşünmeden kabul ediyorum.

Valizimi hazırlayıp bayram tatilini bitiren çocuklarımın arabasına yerleşip İstanbul’un yolunu tutuyorum; üç gün sonra da Adıyaman’ın…

Havaalanında bizi karşılayan kaymakamlık görevlisi, Gölbaşı’na gideceğimizi söylediğinde, o zaman dek hangi ilçeye gideceğimizi bile merak etmediğimi düşünüyorum. Sık sık sorduğumuz sorularla Gölbaşı’nın otuz bine yakın nüfusu olduğunu, ilçe halkının okuma yazmaya düşkün olduğunu; verimli topraklarında üzüm, nar, incir ve tahıl yetiştirildiğini öğreniyoruz. Öğreniyoruz, diyorum çünkü bu yolculukta yalnız değilim. Yazar arkadaşım Sevgili İncila Çalışkan da yanımda. Yol boyunca bir karışı bile boş olmayan toprakları, meyve ağaçlarıyla süslü tepeleri hayranlıkla izliyor; tertemiz havayı doya doya soluyoruz. Sürücümüzün sevgi ve saygı dolu yakınlığı, çay molasında içtiğimiz çayın tadını daha da güzelleştiriyor.
Akşam yaklaşırken ilçeye ulaşıyoruz. Yorgunuz ama göl kıyısında sunulan nefis yemeği yemeden yatmamıza izin verilmiyor.

Ertesi sabah saat 07.30 olmadan otelden alınıyoruz. Bizi götürdükleri alanda büyük bir sürprizle karşılaşıyoruz: Meydanı baştanbaşa kaplayan bir kitap fuarı… Yüzlerce kitap… Gözlerimize inanamıyoruz. Bize ayrılan masaya oturup sabah çayımızı içerken ilçe kaymakamı, belediye başkanı ve bu işin asıl mimarı emekli öğretmen ve kırtasiyeci Taner Dağtekin’in sevgi ve saygı dolu sözleriyle karşılaşıyoruz; sonrasında da “Siz gerçek yazar mısınız? Buraya neden hiç gelmiyorsunuz?” diyen çocuk ve gençlerin yoğun ilgisiyle… Bir yandan bizleri ağırlamak için evlerine götürmek isteyen yaşlı kadınları kırmadan geri çevirmeye çalışırken bir yandan da kitaplarımızı imzalamayı sürdürüyoruz ve akşam olmadan tüm kitaplarımız neredeyse tükeniyor.

Üç günün nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Organik ürünlerin sergilendiği tarım fuarını bile gezecek zamanı güçlükle yaratıyoruz. Konserlerle diğer etkinliklereyse hiç katılamıyoruz. Ancak, sendikada öğretmenlerle içten bir söyleşi olanağı yaratıyoruz o kadar!
Kitaplarımızı daha önce okul kütüphanesinden okuyanların yanı sıra, ilk gün alıp okuyarak heyecanlarını ve beğenilerini bize yansıtmaya çalışan okurlarımızın sevgi çemberi içinde kalıyoruz. Sonunda, yoğun ısrarlara dayanamayıp, 22 Ekim’de başlayacak olan Besni Kültür ve Sanat Festivali’ne de gelmeye söz veriyoruz.

Okurlarımızın yanı sıra SMG Yayınları temsilcisi Sevgili Kenan Taşbilek’i, Koza Yayınları temsilcisi Sevgili Ergün Kaplan’ı, Yazar Etem Karaüzüm’ü, şair Mehmet Girişit’i, Final Pazarlama temsilcisi Abdurrahman Bey’i,amatör tiyatrocuları, bize özel konser veren müzisyen Ayhan Bey’i, Taner Bey’in eşi Sevgili Gülay Hanım’ı; en küçük fırsatta kitabımı okuyan emekli öğretmen ve fuar görevlisi Abdurrahman Bey’i, tahtacıları, tavacıları, tenekecileri, otistik M. Ali’yi, bizi yalnız bırakmayan emekli öğretmenleri tanıyor, tanıdıkça varsıllaşıyoruz.

Dördüncü gün… Dönüş için uçağa bindiğimizde, Gölbaşılı çocukların, gençlerin, öğretmenlerin ve tüm halkın sevgisiyle ne denli güçlendiğimizi düşünüp mutlanıyor; Kitabın girdiği yere silahın kolay kolay giremeyeceğini düşünüp mutluluğumuzu katlıyoruz.
Eskişehir, 13.10.2008

7 Ekim 2008 Salı

AYŞE YAMAÇ

İÇİNDEN DENİZ GEÇEN SÖYLEŞİLER


26-27 Eylül 2008’de DKK Foça Deniz üssündeydim. Öykü ve masallarımla sıcacık söyleşilerimize giren deniz kokusundan bir nefes de size sunmak istedim.

Bu söyleşinin asıl mimarı Sevgi Koşaner’dir. İçinden Deniz Geçen Masallar çalışmasını geçtiğimiz yıl başlatan Sevgi, bu yıl da bu çalışmayı deniz izcileri için yaşama geçirme önerisi almış, çalışmanın bir ayağı olan okur-yazar buluşması için de bazı yazar arkadaşlarla birlikte beni de çağırmıştı. Diğer arkadaşlar gelemeyince, söyleşiyi tek başıma yapmak zorunda kaldım; ama bundan yakındığımı sanmayın sakın! Öylesine dolu dolu bir söyleşi oldu ki, yorgunluğum da keyifliydi, çalışmanın diğer ayaklarını izlemek, Foça’yı doya doya gezmek ve Sevgi’nin çektiği bulut fotoğraflarını izlemek de…

26 Eylül Cuma sabahı Sevgi, ben ve Sevgi’nin yeğeni kağıt katlama sanatçısı Şenkal Kileci,askeri araçla İzmir’den alındık.Onurumuza verilen öğle yemeğini komutanlarla birlikte Karamürselbey gemisinde yedik. İlk kez askeri bir gemi görüyordum. Geminin görkemi de askeri personelin bize olan ilgisi de her türlü sözün üzerindeydi. Kahvelerimizi içip gemiyi gezdikten sonra, Foça’ya döndük. Ben dinlenmek için otele, Sevgi ile yeğeni de ertesi günün hazırlıklarını yapmak için deniz müzesine gittiler.

Birkaç saat dinlenip Eskişehir_İzmir yolunun yorgunluğunu üzerimden attıktan sonra, Sevgilerle birlikte Foça’yı gezmeye çıktık. Sevgi, gördüğü her bulut ve günbatımı görüntüsünü fotoğraflamak için durmadan çalışırken ben de Foça’nın güzelliğinin tadını çıkarıp sıcakkanlı Foçalıları hayranlıkla izliyordum. Sonunda akşam yemeği için yerimizin ayrıldığı sahildeki lokantaya gidince ne denli yorulduğumu ayrımsayabildim. Çok güzel bir akşamın ardından otelimize döndük.

Bu arada, bir ayrıntıyı anlatmadan geçemeyeceğim: Foça ‘nın bir tepesinde nöbetçi kulübeleri var. Bunlar uzaktan keçi görüntüsü veriyor; hem de Süleyman Bulut’un KAYABEYİ isimli kitap kapağındaki resmin aynısı… Süleyman Bulut ve Mustafa Delioğlu’nun kulaklarını da epeyce çınlattık.

Ertesi sabah bizi arabasıyla alması gereken Barış Binbaşı gecikince otel sahibinin bizi arabasıyla müzeye dek götürmesi, üstelik de bunu kendisinin önermesi Foçalıların sıcakkanlılığı konusundaki düşüncelerimi pekiştirdi. Müzeye(Denizciliği Tanıtma Sevdirme Yaygınlaştırma Merkezi) vardığımızda İzmir’den gelecek resim ve baskı ekibi de hazırdı. Müzeyi gezdikten sonra herkes işinin başına gitti, ben de söyleşilerime başladım.

Yaklaşık yüz öğrenciyle, üç grup halinde söyleşi yaptım. Bu öğrenciler, köylerden katılan deniz izcileriydi. İçinden deniz geçen masallar ve öyküler okudum. Söyleşilerimi komutanlar, Foça Kaymakamı, Cumhuriyet Savcısı ve komutan eşleri de izledi. Hepsinin ilgisi de yoğundu; özellikle çocukların sordukları sorular, öyküleri sonuna dek soluksuz dinlemeleri beni çok mutlu etti.
Öğleden sonra, kağıt ve kumaş boyama çalışmasına komutan eşleriyle birlikte ben de katıldım. Bu çalışma öylesine zevkliydi ki, hepimiz çocuklar gibiydik. Özellikle de okumasını yaptığım İKİ YUNUS adlı öykümü çağrıştıran iki yunus boyadım ki sormayın gitsin! Elif Yeşil ve Yeşil Sanat Evi ekibinin özverili çalışmasını da söylemeden geçemeyeceğim. Bize ne yapacağımızı sabırla anlatıyordu çünkü.


Sevgi ile yeğeninin hazırladığı İçinden Deniz Geçen Kağıtlar sergisi de büyüleyiciydi. Sevgi bu kağıtlardan hazırlanmış bir tabloyu , ben de okuduğum kitapları müzeye armağan ettik. Ayrılırken, yeni bir çalışma için sözleşmiştik bile…

İşimiz bittikten sonra Ertuğrul gemisine götürüldük. O gemiyi de bütünüyle gezip kahvelerimizi içtikten sonra, askeri araçla izmir’e döndük.

Sevgi’den ayrılıp otobüse bindiğimde yüreğim sıcacıktı. Başta Sevgi Koşaner ve Amiral Fatih Bey olmak üzere, bu çalışmada emeği geçen herkese gönül dolusu teşekkürlerimi yolladım.
5 EKİM 2008, İstanbul