15 Aralık 2010 Çarşamba

DİL VE BİLİŞİM KONGRESİNDEN...

AYŞE YAMAÇ’IN ESERLERİNDE “BABA” İMAJI

Yrd.Doç.Dr. Türkan KUZU
Anadolu Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Bölümü
Alman Dili ve Eğitimi Anabilim Dalı


İnsanoğlu doğumundan yetişkinliğine kadar geçirdiği dönemde sürekli bir büyüme, gelişme ve değişme içindedir. Doğumunda kendisine tamamen yabancı bir dünyaya gözlerini açan çocuk, yaşamını sürdürebilmesi için yeterli donanımdan yoksundur. Süreç içinde edindiği bilgi, beceri ve deneyimlerle kendine yeten, bağımsız bir birey durumuna gelir. Bu süreçte kendisine yardım edenlerin başında onun ilk toplumsal çevresini oluşturan ailesi gelir.

Aile çocuğun hem beslenme, korunma ve diğer fiziksel gereksinimlerini hem de sevgi, güven gibi duygusal gereksinimlerini karşılar, aynı zamanda da yetiştirme biçimleri ve tutumlarıyla çocuğun kişilik oluşumunu büyük ölçüde etkiler, toplumsal değerleri çocuğa aktararak da sosyalleşmesine yardımcı olur.

Çocuğun bakım ve eğitimini üstlenen aile kurumu içinde bu görevden birinci derecede sorumlu tutulan annedir. Çocuğun eğitimi günümüzde tamamen annenin eline bırakılmıştır. Bu durum sadece bizim ülkemizde değil, hemen hemen tüm dünya ülkelerinde aynıdır (bkz: Güngörmüş, 2004, ss. 245-247; Atabek, 2006, ss. 28-29; Yavuzer, 2004, s.132; minikeller.com; elitkadın.com; www.achim-schad.de). Çocuğun bütün tutum ve davranışlarından anne sorumludur.

Çocukların hayatında gizli kahramanlar olarak yer eden babalar maalesef anneler kadar ön planda görünmezler. Çünkü baba, “ ‘güç’ ile, ‘otorite olmak’la, ‘yetkili olmak’la özdeştir, bunun karşılığında da ‘ailesini, çocuklarını, yuvasını, tehditlere, tehlikelere karşı korumak’la yükümlüdür” (Atabek, 2006, s.34). Bu yüzden de geleneksel kültürümüzde “baba” figürü yüzü gülmeyen, kendisinden hep korkulan, çok az konuşan, mesafeli, duygularını hele de sevgisini belli etmeyen, söyledikleri emir sayılan bir “otorite”yi simgeler. Ağlaması bağışlanmaz, yakınması hoş karşılanmaz. Çocuklarıyla yüz göz olması yanlış sayıldığından onların üzüntülerine, sıkıntılarına ortak olması beklenemez. Bütün bunlar “şefkat”i simgeleyen annenin görevidir.

Ancak çocuğun gelişiminde annenin olduğu kadar babanın da etkin olması, onun iyi bir birey olarak yetişmesinde oldukça önemlidir. Çünkü çocuklar için en güzel rol-model anne ve babalardır. Baba, özellikle erkek çocuklar için ileride sergileyecekleri tutum ve davranışları için örnek alınan kişi, kız çocuklar için ise seçecekleri eşlerinde arayacakları özellikleri taşıyan bir örnektir. Bu bağlamda “baba” çocuğun gelişiminde, eğitiminde en az anne kadar önemlidir.

Uzun yıllar geleneksel özellikleri taşıyan babanın aile içindeki rolü 70’li yıllardan sonra yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Kadınların iş hayatına girmesi, aile bütçesine ortak olması, bilinçlenmesi gibi değişik etkenlerden dolayı artık babalar da zamanla eski rollerinden sıyrılarak, çocuklarıyla daha iyi iletişim kurmaya çalışan, sorunlarına ortak olan, onlarla bazı şeyleri paylaşan, oyunlar oynayan, dersleriyle ilgilenen konuma gelmeye çalışmaktadırlar. Ancak ülkemizin geneline baktığımızda bu konuda henüz daha istenilen sonuca geldiğimiz pek söylenemez. Yani ülkemizin farklı yörelerinde hala çok farklı “baba” rollerini görebilmekteyiz. Kimisi çok iyi, kimisi hala geleneksel tarzda, kimisi duygularını gösteremeyen, kimisi oldukça rahat bir şekilde duygularını ifade eden, kimisi çok ilgili, kimisi ise tamamen ilgisiz, kimi istediği halde yaşam koşullarından dolayı çocuklarıyla yeterince zaman geçiremeyen, kimisi de zamanı olduğu halde başka işlerle meşgul olan bir konumdadır. Oysaki çocuğun baba ile iletişimi, onun tüm yaşamını etkileyen davranışlarına yansır. Bu yansıma doğaldır ki, olumlu da olabilir, olumsuz da.

Türk Çocuk ve Gençlik Edebiyatı yazarlarından Ayşe Yamaç kurguladığı ilk gençlik romanlarında farklı “baba” figürlerini ele almış, olumlu modellerin çocuğu nasıl iyi bir birey yaptığını, olumsuz modellerin ise çocuğu nasıl bir yola sürüklediğini, ruhsal yaşamlarında nasıl derin yaralar açtığını gözler önüne sermiştir. Bu bildiride Yamaç’ın 2007’den bu yana yazdığı beş romanı “baba” imajı açısından incelenecektir.

“Düşlerin Ötesi” lise son sınıfta okuyan Umut’un yaşamından bir kesiti sunmaktadır okuyucusuna. Umut derslerinde pek parlak değildir ama kendisi oldukça yakışıklıdır. Hayata hep karamsar bakan bir çocuktur. Annesini hiç tanıyamamıştır çünkü onu doğururken ölmüştür. Babası da Umut’u anneannesinin yanına bırakıp gider. Babası büyük bir gazetenin savaş muhabiridir. Bu yüzden de hep ülke dışındadır, yalnızca yıllık izinlerinde görüşebiliyordur oğluyla. “Babasına, hiçbir zaman yakınlık duyamamıştı. Çoğu kez konuştukları üç beş cümleyi geçmezdi. Birlikte tatil yaparlar, tiyatroya ya da sinemaya giderlerdi, o kadar! Bunları, zorunlu bir görev gibi yapardı Umut. Ne de olsa, tüm gereksinimlerini o karşılıyordu; baba ilgisi ve sevgisi dışında” (Yamaç, 2007a, s.11). Umut “çoğu zaman, bir babamın olduğunu bile unutuyorum. Yılda birkaç kez görülen bir adamdan, baba olur mu?”(a.g.e. s.14), “Acaba, beni düşündüğü oluyor mu hiç? Ne düşünecek? Düşünecek başka şeyleri olsa gerek! Beni düşünen adam, en azından haftada bir kez telefon eder” (a.g.e. s.14) derken aslında babasına sitem etmektedir. Çünkü dışarıdan belli etmese de yoğun bir baba özlemi çekmektedir.

Uzmanlar, babadan uzun süre ayrı kalan çocuklarda hırçınlaşma, saldırganlık, aşırı hassasiyet, özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, içe kapanma gibi davranış bozuklukları görülebilir (bkz: Yavuzer, 2000, s.141; Yörükoğlu, 1986, s.139; Özkardeş, 2006, ss.125-131; Yavuzer, 1999, s.77; Özgüven, 2001, s.ss.197-199) demektedir. Umut da artık derslerine girmiyor, girse de olay çıkarıyor, babasıyla telefonda görüşmüyor, arkadaşlarıyla sorunlar yaşıyor, davranışları değişmiş, hırçınlaşmış, yaşlı anneannesini azarlamakta, sorduğu soruları yanıtsız bırakmaktadır. Ne yapacağını şaşıran anneanne, bu durumu babasına iletmiş, o da yakında döneceğini söylemiştir. Babasının geldiği gece, önemsemeden, soğuk bir şekilde

“Hoş geldin baba, dedi. Odasına yönelmişti ki babası: Gel oğlum! Hiç olmazsa sana bir sarılayım! Seni çok özledim, dedi. Umut, isteksizce döndü. Babası kendisine sarılırken kazık gibi durdu. İyi geceler! Çok uykum var. Yarın konuşuruz, diyerek odasına yürüdü. Aslında uykusu büsbütün açılmıştı. Yalnız, babasıyla konuşmayı hiç istemiyordu. Yatağına uzandı. Gözleri, tavana bir noktaya asılı kaldı. Babası için neler hissettiğini düşünmeye koyuldu. Beynini, yüreğini zorladı, ama hiç. Koskoca bir hiç! Ne bir sevgi kırıntısı, ne de bir ilgi zerreciği bulabildi. Sıradan bir yabancıdan hiç farkı yoktu Umut için. (a.g.e. s.39) Anılara daldı. Gereksinim duyduğunda hiçbir zaman onu yanında bulamamıştı ki! Annesi, kendini doğururken öldüğü için, içten içe bir suçluluk bile duymuştu. Yoksa, babası da mı onu suçluyordu? Onun, ne suçu olabilirdi? Annesizlik, yeterince güçlü zaten. Bir de babası olduğu halde babasızlığı yaşamak, onun içinde hep bir yara olarak kalmıştı. Şimdi, ne hissetmesini bekliyordu ki? Ona olan sevgisi, yılların acısıyla kine bile dönüşebilirdi. Ama, kin duymuyordu ona. Hiçbir şey duymuyordu (a.g.e. s.40).

Yukarıdaki alıntıda baba-çocuk ilişkisinin zayıf olmasının, çocuğun babadan uzun süre ayrı kalmasının ve sevgisizliğin onun yüreğinde nasıl derin yaralar açtığı çok net görülmektedir.

Umut ve babası, daha sonraki gün konuşmak için dışarıya çıkar, babası Umut’un davranışlarından ve kendi hakkındaki konuşmalarından sonra ona, annesiyle tanışmasını, evlenmesini, işini, onu kaybettikten sonra neler yaşadığını, çaresizlikten kendisini anneannesine bırakmak zorunda kaldığını, suçluluk duygusundan ve ortamdan uzaklaşmak için nasıl savaş muhabiri olduğunu, para göndermek ve yıllık izinlerini oğlunun yanında geçirmekten başka seçeneği olmadığını uzun uzun ve açıkça anlatır. Umut bunları duyduktan sonra babasına karşı biraz yumuşar ve kendisini sevdiğini kanıtlaması için onu Irak’a götürmesini ister. Babasının tüm karşı çıkmalarına karşın gitmekte ısrarcı olur. Oğlunun kendisinden iyice kopmasından korkan baba bunu kabul eder, ama içi rahat değildir. Çünkü bu çok tehlikelidir, zira Irak’ta savaş vardır. Şartlar çok kötüdür. Bir hafta sonra yorucu ve bir o kadar da zor bir yolculuktan sonra Irak’a varırlar. Umut babasını iş ortamında daha iyi tanıyacağını düşünmektedir. Bunu şu cümlelerle aktarmaktadır. “Hiç bir zaman baba-oğul ilişkisi içinde olmamışlardı ki! Yıllarca yanında olan, gereksindiğinde ona destek olan, sevgiyle kucaklayabilen bir babanın varlığını hep özlemişti. Buna hiç sahip olamayacağını bile bile, bu özlemi hep diri tutmuştu içinde. Bu yolculuk için ısrar etmesinin sebebi belki de bu umutlardı” (a.g.e. s.78). Ancak, gördüğü olaylar karşısında babasının soğukkanlılığı onu babasından nefret eder hale getirmiştir. “Bu kadar acımasız bir adam, nasıl benim babam olur? Yüreğinde bir öfke dalgası kabardı. Yine de kendini tuttu ve babasını izlemeyi sürdürdü. Düşündükçe babasına karşı olan öfkesi artıyordu (a.g.e. s.59). Umut, babasının işi gereği böyle davrandığını bilmiyordu, çünkü babasıyla hiç doğru dürüst konuşamıyorlardı. Baba-oğul içten içe birbirlerine karşı duygularını, pişmanlıklarını, öfkelerini dile getiriyorlar ama bunu yüz yüze konuşamıyorlardı. Ancak savaş ortamını yaşadıkça, Umut ve babası birbirlerini tanımaya ve anlamaya başlamışlardır. Bir gün babası yine işe çıkmış, Umut otelde kalmıştı. Babasının bindiğe taksiye bir roket isabet etmiş ve ölmüştü. Umut henüz daha yeni bulduğu babasını yine kaybetmişti.

Eserdeki baba, oğlu ile birlikte olamamış, babalığı hiç tatmamış ve tattıramamış bir kişiliktir. Zira eşinin ölümünden kendini suçlu tutarak ortamdan uzaklaşmak için henüz yeni doğmuş çocuğunu anneannesine bırakarak Ortadoğu’ya savaş muhabiri olarak gidiyor. Oğlunu sevip sevmediğini bilmeyen, bunu da hiç düşünmeyen, ancak oğlunun sorunlar yaşamaya başlamasıyla onunla mecburi birlikte olan, o zaman kendine itiraflarla cahilliğini, pişmanlığını öğrenebildiğimiz ama yine de oğluna bunları söylemeyen, belki de söylemek için vakti olmayan bir baba imajı çiziyor.

Eserde babanın yokluğunun, çocuğu ile iletişimsizliğinin, yeterince sevgi ve ilgi göstermemesinin çocuğun yaşamını nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde anlatan Yamaç, “Sokaklar Düş Yangını” adlı eserinde de anne ve babası ayrılan çocuğun yaşamından kesitler sunmaktadır.

Özgür, anne babasıyla birlikte yaşayan mutlu bir çocuktur. Anne ev hanımı, baba çalışıyor. Hafta sonları pikniğe gidiyorlar, pikniğe gitmeden önce birlikte uçurtma yapıyor, piknikte uçuruyorlar. Günler böylece geçip gidiyor. Sonraları babanın çocukla, evle, eşle ilişkisi gitgide değişiyor, azalıyor, eşle kavgalar başlıyor ve bir gün valizini alıp başka bir kadınla yaşamak için gidiyor ve sonrasında boşanma. Anne yaşamını devam ettirmek için çalışmaya başlıyor, Özgür için evde yalnız kalma, okula yalnız gitme, okuldan gelince yalnız başına anneyi bekleme süreci başlıyor. Böyle günlerde evlerinin yanındaki lunaparka takılıyor, bir gün oradaki tinerci çocuklarla tanışıyor ve hayatı tamamen değişiyor, tecavüze uğruyor, kötü alışkanlıklar ediniyor, madde bağımlısı oluyor. Annesinin, üvey babasının, akrabalarının çabaları sonuç vermiyor. Özgür onları hep reddediyor. Özgür de hiç bitmeyen, gitgide artan bir baba özlemi. Eserin sonunda Amatem’de süren bir tedavi ve teyzesinin oğlu Kaya abinin çabalarıyla hayata yeniden tutunuş.

Babanın Özgür’e karşı tutumu ilk başlarda oldukça iyi olmasına rağmen gitgide değişmektedir. Bunu aşağıdaki alıntıda görebilmekteyiz.

“Okula başladığı ilk hafta sonu… Cumartesi bütün gün uğraşmışlar, annesi ile uçurtmasını yapmışlar. Babası da kuyruğunu takmış. Öyle güzel olmuş ki uçurtması!.. Ertesi gün pikniğe gitmişler, Özgür bütün gün uçurtma uçurmuş. (…) Akşamın olmasını istemiyor, ama zaman çok çabuk geçiyor. (…) Ondan sonra bir daha kıra çıkacak zamanları olmuyor. Soruları oyalayıcı yanıtlarla geçiştiriliyor:
-Baba, ne zaman kıra çıkacağız? Ben, uçurtmamı uçurmak istiyorum.
-Bu hafta çok işim var oğlum, haftaya.
-Anne, hani kıra çıkacaktık?
-Havalar serinledi oğlum. Şimdi hasta olursun. Baharda çıkarız” (Yamaç, 2007b, s.14).

Özgür için ne hafta sonu ne de bahar geliyor. Her gün sorularını yineliyor, ama annesi ile babasının hep işleri oluyor. Babasının tavırları gittikçe sertleşiyor.

“Babasını istemiyor. Babasının çok değiştiğini, eve hep içkili geldiğini görüyor. (…) annesinin hıçkırıkları, babasının kapıyı çarpıp gitmesi, her akşam yinelenen bir oyunun parçalarına dönüşüyor. Akşam olmasın istiyor. Gündüzleri, okulu ve annesi var. Bu ona yetiyor. Akşamlardan korkuyor. Karanlık, çığlık ve hıçkırık kusuyor. Çığlıkları da hıçkırıkları da duymak istemiyor. Babasını da görmek istemiyor. Babası son zamanlarda onu unutmuş gibi zaten Kucağına alıp okşamıyor bile. Derslerini de sormuyor. Özgür’ü görmüyormuş gibi davranıyor. Yalnız Özgür’ü de değil üstelik, kimseyi görecek durumda değil. Her zaman içki kokuyor, ayakta sallanıyor. Özgür de ondan iyice uzaklaşıyor. O geldiğinde, uyumayı seçiyor. Karanlık duvarlar, babasının öfkeli yüzüne dönüşüyor” (a.g.e. s.17).

Anne baba kavgalarına şahit olan çocuklarda “dalgınlık, gece korkuları, karabasanlar, iç sıkıntıları yakınmaları, huysuzluk, hırçınlık, özgüven eksikliği gibi davranış bozuklukları başlayabiliyor” (Yörükoğlu, 2008, s.144; Atabek, 2006, s.194). Tıpkı Özgür de olduğu gibi.

Günler böyle kavga dövüş içerisinde geçiyor. Bu arada Özgür babasının evden uzaklaşmasının sebebi kendi davranışları olduğunu düşünerek suçluluk hissediyor, ama ona bu konuda suçlu olmadığı söyleniyor. Özgür, üçüncü sınıfta karnesini aldığı gün sevinçle eve geliyor, ancak onu kötü bir sürpriz bekliyor. Çünkü babası bir başka kadın için evi terkediyor. Özgür’ün yalvarmaları boşuna.

“Giderken yalnızca, onu kucaklayıp öpüyor babası. Onu görmeye geleceğini söylüyor. Özgür’ün gözyaşları, annesi ile babasının yeniden başlayan kavgaları arasında yitip gidiyor. Kendini yerlere atıp ‘Gitme baba!’ deyişi bile işe yaramıyor. Babası, Özgür’ün kollarını, kendi bacaklarından güçlükle sıyırıyor. Çığlıklarına da yalvarışlarına da aldırmıyor. Kapıyı çekip gidiyor. (…) Babam beni sevmiyor sevgili uçurtmam. Gördün işte. Tüm yalvarmalarım boşa gitti. Beni dinlemedi bile. Beni sevseydi kalırdı, değil mi? (…) Beni silkeleyip atıverdi. Bacaklarına sarıldım da ellerimi acıtarak çözdü yine de. Sevmiyor, değil mi? Evet evet, sevmiyor. (…) Şimdi ben babasız mı olacağım? Arkadaşlarıma ne diyeceğim? Onlar benimle alay etmeyecekler mi? Babam geri gelsin; yalnızca akşamları… Herkes babam olduğunu bilsin, yeter! Bir de içkili olmasın babam. Annemle de kavga etmesinler” (a.g.e. s.21).


Özgür akşamların olmasını hiç istemiyordu, ama şimdi babasız kalmaktansa onun akşamları eve gelmesine razı oluyor. Zira babasızlığın canını daha çok acıtacağını hissedebiliyordu.

Baba arada bir hafta sonları geliyor, bir iki saat oğluyla vakit geçiriyor ve gidiyor. Ancak zamanla bu gelişler seyrekleşiyor ve artık hiç gelmiyor. Belki sorunlarından birazcık uzaklaşır diyerek düşünen annesinin onu Antalya’ya teyzesinin yanına götürme isteğine Özgür karşı çıkar ve babasıyla kalmak istediğini söyler. Annesinin babasının yeni eşi ile tatile gittiğini söylemesi Özgür için tam bir yıkım olur.

“Özgür’ün yüreğinde fırtınalar kopuyor. Kendisiyle uçurtma uçuracak bile zaman bulamayan babası, yeni eşiyle tatile gidiyor. Demek ki söyledikleri hep yalan… Tamam ayrıldıklarına bir şey demiyor… Yani artık demiyor. (…) Ama kendisini silip atmasına dayanamıyor, kabullenemiyor. Kendisini gerçekten sevmediğine bütünüyle inanıyor artık” (a.g.e. s.26).

Teyzesinin kızıyla oynarken “baba” sözcüğünü duyunca içine bir hüzün oturuyor (a.g.e. s.33), oyun alanından kaçıyor, arkadaşları kendisiyle alay ediyor, onlara küsüyor, yavaş yavaş arkadaşlarından uzaklaşıyor, içine kapanıyor, düşlerinde babasını görüyor, babası öfkeli öfkeli bakıyor Özgür’e, Özgür korkuyor, korkudan çığlık atıyor, uyanınca annesine sarılıyor, onun da kendisini bırakıp gideceğini zannediyor.

Annesi bir taraftan Özgür’e babasının yokluğunu aratmamaya çalışıyor, bir taraftan da iş arıyor. Sonra bir iş buluyor. Özgür artık evde yalnız. Anne işe giderken yemeğini hazırlıyor. Özgür kalkıyor, yemeğini yiyor, okula gidiyor, okuldan dönüyor, evde kimse yok. Can sıkıntısından evlerinin yakınındaki lunaparka gidiyor. Atlı karıncadaki atı görünce aklına babası ile çiftlikte ata bindiği günler geliyor, içi bir tuhaf oluyor. Hergün o atı görmeye gidiyor. İşte o günlerden birinde tinerci çocuklarla tanışıyor, onlarla arkadaş oluyor, huyu değişmeye başlıyor, arkadaşlarıyla kavga ediyor, annesi babasını çağırıyor yardımcı olması için. Baba eve gelince Özgür’ün durumunu soracağına bağırıp çağırmaya başlıyor.

“Özgür ağzı açık bir şekilde bakakalıyor. Babasının gözlerinden fışkıran öfkeye, yüz kaslarındaki seyirmeye (…) bakıp kalıyor. Bunca aydan sonra, yalnızca bunları söylemek için mi geldiğini düşünüyor. Babasına karşı içindeki öfke büyüyor. Nefrete dönüşüyor” (a.g.e. s.68). Sonraki birkaç gün, babasından başka bir şey düşünemiyor. Onun hırçınlığı, sevgisizliği, bir kez bile kendisine sarılmaması, ne olduğunu sormaması bir türlü aklından çıkmıyor. Bu durumu kabullenemiyor da. Bir kez bile öpmedi diye içinden defalarca yineliyor. Sürekli kucağında ata bindiği, birlikte uçurtma uçurduğu babasını arıyor, bulamıyor” (a.g.e. s.70).

Sonra onu unutmaya karar veriyor, o günden sonra Özgür çok hırçın ve sinirli oluyor. Tinerci çocuklara biraz daha yaklaşıyor, çünkü onlar Özgür’e değer veriyor, derdini soruyor, çekmesi için tiner, sigara sunuyor, bağırmıyor vb. Bu arada annesi evleniyor. Üvey babası aslında çok iyi birisi, Özgür’e yardım etmek istiyor, ancak Özgür bunu reddediyor, evden kaçıyor, tinercilere sığınıyor, bu arada iyice madde bağımlısı oluyor, çalıyor, cepçilik yapıyor, iki kez yakalanıyor, sığınma evinde tedavi ettiriliyor ama çıkınca yine başlıyor maddeye ve çalmaya. Bu arada tecavüze uğruyor. Bu onu çok hırpalıyor. Yine tedaviye gidiyor. Bu arada üvey baba Özgür’ün babasını arıyor. Baba yine bir hışımla geliyor, bağırıp çağırıyor, anneyi, Özgür’ü suçluyor ve oğlunu sürükleyerek arabaya götürüyor, yolda kaza oluyor, baba ve Özgür hastaneye yatırılıyor. Bu arada Özgür’ün de arınma tedavisi yapılmaya başlanıyor. Ancak Özgür buna direniyor. Sonra teyzesinin oğlu Kaya abiden yardım isteniyor. Çünkü Özgür onu çok seviyor, onun sözüne güveniyor, Kaya abi de Özgür’e değer veriyor, onu dinliyor. Elele vererek tedavi tamamlanıyor.

Parçalanmış aile çocuklarında, boşanmaya dayanan ayrılıklarda çocuklar çok fazla etkileniyor, yaşadıkları olaylar onların kişiliğini, kişilik gelişimini, ahlak gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Bu gibi durumlarda, baba yoksunluğunun etkisini “sosyal baba” olarak tanımlanan, babanın yerini alabilecek modellerin varlığı azaltabilir (bkz: Özkardeş, 2006, ss.135-147; Yavuzer, 1999, s.86; Güngörmüş, 2004, s.253), bunlar, dayı, amca, teyze, kuzen olabilir. Özgür’ün de Kaya abisi burada “sosyal baba” pozisyonunda, ona yardımcı olan kişidir.

Eserdeki baba, boşanmadan önce oldukça ilgili, sevecen birisi, ancak eşi ile boşandıktan sonra tamamen değişerek çocuğuna da yüz çevirmiş, bir bakıma ondan da boşanmıştır. Çevremize baktığımızda bu tür babaların varlığı hiç te azımsanacak gibi değildir. Çocuğun yaşamında nelere yol açacağını göstermesi açısından oldukça çarpıcı bir örnek.

Ama ülkemizde hep böyle kötü örnekler yok. Baba rolünün zaman içerisinde olumluya dönüştüğünü, Yamaç, “Yazgülü” adlı eserinde ortaya koymaktadır. Eser, Ağrı’nın bir köyünde, annesini birkaç yıl öncesinde kaybeden, beş kardeşi, ninesi, babası ve ev işleriyle baş başa kalan, içinde okuma aşkı olan, ancak töre gereği okutulmayan Yazgülü’nün yaşam mücadelesini ve babasının kendisini okutması için gösterdiği çabayı anlatmaktadır.

“Yazgülü on iki yaşındaydı. Beşinci sınıfı, geçen öğretim yılında bitirmişti. Tüm ağlayıp zırlamalarına karşın, okul yaşamının bittiğini söyleyivermişti babası. Bundan sonra evde oturacak, ninesinin buyruklarını yerine getirecek, kardeşlerine göz kulak olacaktı” (Yamaç, 2008, s7). Okulunu bitirdiği gün öğretmeni babasıyla konuşmaya, onu Yazgülü’nü okutmak için ikna etmeye karar verir.

“-Yapma Rıza Efendi! Bu çocuğu boynu bükük bırakma! Böylesine zeki bir çocuk herkese nasip olmaz. Geleceğini karartma çocuğun.
-Olmaz dedik hocahanım! Evde oturacak Ninesine yardım edecek. Kardeşlerine bakacak. Kız kısmının okumak neyine! Beşi bitirdi işte, daha ne ister!
-On yıl sonra iki binli yıllara gireceğiz. Zaman değişiyor. Bu çağda böyle düşünmenizi anlayamıyorum doğrusu! Ben de kızım, ama okudum. Kötü mü olmuş Rıza Efendi? Benim gibi köyünüze öğretmen olsa, iyi olmaz mı?
-Seni bilmem hocahanım. Bizim buraların töresi böyledir. Hiç göndermezdim, ama rahmetli anasına söz vermiştim. Sözümü tutmuşum. İçim rahattır. Hiç boşuna çeneni yormayasın. Zaten, ninesi de yaşlıdır. O giderse kardeşlerine kim bakacak? Beş tane çocuk, sersebil mi olsun? Anaları yoktur, bilirsin?
-Beş çocuğun sorumluluğu şu kadarcık çocuğa yüklenir mi Rıza Efendi? El insaf yani!
-İşimize karışmasan iyi edersin hocahanım. Şu kadarcık dediğin çocuk iki seneye varmaz gelin olur; evini ocağını bilir” (a.g.e. ss.8-9).

Bu konuşma öğretmenin ikna çabalarının boşa gittiğini göstermektedir. Baba törelere bağlı birisi gibi görünmektedir. O coğrafyada kız çocuklarının okutulması törelere göre imkansızdır, ancak Rıza Efendi eşine söz verdiği için kızının ilkokulu bitirmesine izin vermişti. Yani aslında iyi birisi, ama törelere karşı çıkmak istemiyor.

Yazgülü, babasını hem çok seviyor, hem durumuna üzülüyor hem de ondan çok korkuyordu, hep sinirliydi, sabahtan akşama kadar tarlada çalışıyor, eve gelince karnını doyuruyor, yorgunluktan iki çift laf bile edemeden uyuyup kalıyordu. Ninesi ise bu yaştan sonra torunlarına bakmak zorunda kaldığı için sürekli konuşuyor, şikayet ediyor, Yazgülü’nü devamlı azarlıyordu. “Yazgülü, ninesine çok kızıyordu. Babası da ara sıra ninesinin yüzünden onu azarlıyordu, ama aslında kendisine kıyamadığını, ninesinin gönlünü etmek için böyle davrandığını biliyordu” (a.g.e. s. 19). Ninesi ise babasının Yazgülü’nü şımarttığını düşünüyordu.

Yaz gülü sıkılıyordu, boğuluyordu, babası bir türlü okumasına izin vermiyordu, onun ise okuma fikri aklından hiç çıkmıyordu.
“-Baba, okula gideceğiz değil mi?
-Ne okulu çıldırtma beni! Sen aklını mı yedin? Okul aklını fikrini almış! Çıkar aklından okul fikrini! Olmaaaz! Hiç görülmüş mü bu köyde kızların okuduğu?
-Bir kez görülse ne olur baba?
-Beni çileden çıkarma! Ninen haklı sanırım, sana çok yüz verdim” (a.g.e. s.25).

Yazgülü susuyordu, ama yüreğini susturamıyordu. Ne yapıp edip okumanın bir yolunu bulmak istiyordu, okumak ve öğretmen olmak. Küçük yaşına rağmen koca evi çekip çevirmek, kardeşlerine bakmak, söylenenleri, azarlamaları sineye çekmek ona zor gelmiyordu, yeter ki babası onun okumasına izin versin, tek dileği buydu.

Bu arada ninesinin zorlamasıyla babası evlenmeye karar verir. Birkaç gün yakın köyleri gezdikten sonra yirmi beş yaşlarında, eşinden ayrılmış, çocuğu olmamış Nazlı’yı eş olarak eve getirir. Nazlı, çocuklarla hemen kaynaşır, onun içinde de okuma isteği bir uhde olarak kaldığından Yazgülü’nü çok iyi anlar ve ona yardım etmeye karar verir. Nazlı’nın tüm çabası artık eşini Yazgülü’nü okutmaya ikna etmektir. “Ama Rıza Efendi Nuh diyor peygamber demiyordu. O yörede kızların okuduğu da nerede görülmüştü? Eski köye yeni adet mi getiriyorlardı” (a.g.e. s60). Nazlı da inatta babadan geri kalmaz. Kızın okumasına izin vermezse annesinin evine geri döneceğini söyler. O günden sonra evde tat tuz kalmaz ve Nazlı bir gün evi terk eder. Bunun için babası ve ninesi Yazgülü’nü suçlar.

“Kııız! Adı batasıcaaa! Nazlı senin yüzünden gitmiş, öyle mi? Hiç utanmadın mı kız babanın yuvasını yıkmaya. Bundan sonra babanın yüzü güler mi? Okuyacakmış! Kız sen delirdin mi? Baban ne yapsın? İstediğin, görülmüş, duyulmuş şey mi? Yarın varırsın birine, evini ocağını bilirsin. Zaten gelmişsin on üçüne. Kız kısmının, babasının evinde on dördünü doldurması uygun değildir. Şurada bir yıla kalmaz gidersin kocaya. Bunun için babanın ocağını dağıtmaya utanmadın mı?” (a.g.e. s.66).

Yazgülü için yaşam çekilmez olmaya başlar, babasına okumaktan vazgeçtiğini, Nazlı ablasını alıp getirmesini söyler. Baba Nazlı’yı almaya gider. Nazlı Yazgülü’ne izin vermezse geri dönmeyeceğini söyler. Baba ise bütün köylünün kendisine güleceğini, tefe koyup öttüreceğini söyleyerek yine “hayır” der ama muhtar da otoriter tutumuyla Yazgülü ve Nazlı’yı destekleyince razı olur. Dünyalar Yazgülü’nün olmuştur. Hemen okula gidip sınav için gerekli evraklar doldurulur ve ders çalışmaya başlar. Bir gün Yazgülü tandırda ders çalışırken üşütür, hemen hastaneye götürülür. Hastanede babasının kendisine karşı gösterdiği ilgi, sevgi, özen Yazgülü için en büyük mutluluktur. Çünkü bu babasının kendisini sevdiğinin somut göstergesidir. Zaman akıp gider, Yazgülü yatılı okul sınavına girer, sonuçlar açıklandığında dünyalar onun olmuştur, ancak erkek kardeşi kazanamadığı için babası yine “tek başına göndermem” diye karşı çıkar. Devreye yine Nazlı girer ve sorun çözülür.

Yazgülü, bir gün Nazlı ablası ile tarlaya giderken komşularının oğlu Cafer Yazgülü’nün başörtüsünü başından kapar. Bu o yörede artık o kızın o oğlanla evlenmesi gerektiğine dair bir gelenektir. Yazgülü’nün dünyası başına yıkılır. Birkaç gün sonra Cafer’in annesi ve babası Yazgülü’nü istemeye gelirler. Onlara göre iş olup bitmiştir. Ama Rıza Efendi törelere karşı gelerek kızını onlara vermez. Üstelik kızının başına bir şey gelirse mahkemelerde süründüreceğini söyler. Kızını koruması, kızı için törelere karşı çıkması Yazgülü’nü çok mutlu eder, babası gözünde bir kahramandır, üstelik bu olay köyde bir milattır. O güne kadar hiç kimse ne kızını okutmuş ne de törelere karşı gelmiştir.

Eserdeki baba, önceleri duygularını gösteremeyen, törelere karşı çıkamayan bir kişilik olsa da, yaşanan olaylar karşısında tek başına törelere karşı gelebilen, köylüyü karşısına alan, söylenen sözleri sineye çekmeden karşılığını verebilen, kızını, eşini ve ailesini savunan, koruyan örnek bir baba olarak nitelendirilebilir. Çünkü baba, çocuklar için dış dünyayı temsil eden bir figürdür. Çocuk babadan takdir, övgü, güven ve sevgi alırsa, babası için değerli olduğunu hissederse, dış dünyaya daha fazla güven duyabilir ve kendini güvende hissedebilir, sosyal uyum yetenekleri artar, liderlik özellikleri gelişir (bkz: www.minikeller.com; www.pudra.com), burada da Yazgülü kendinden sonra okumak isteyen kızlara belki de lider olacaktır.

Yamaç, “Hayalet Peşinde” adlı eserinde onbir yaşındaki Salih’in yaşamından bir kesite ayna tutuyor.

Salihlerin mahalleye bir hırsız dadanmıştı. Salih’in pantolonu, kümesteki yumurtalar, manavdan meyve ve sebzeler çalınmaktaydı. Salih bir gece yatmaya hazırlanırken, dışarıdan gelen tıkırtının ne olduğunu anlamak için pencereden dışarı bakar ve korkudan donakalır, çünkü gördüğü şey bir hayalete benzemektedir. Babasından korkusuna olayı annesine de söyleyemez, ertesi gün arkadaşlarına anlatır ve ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Bir hafta sonra Salih hayaleti yine görür. Mahallenin çocukları hayaleti yakalamak için plan yapar ve sonunda hayalet yakalanır. Yakaladıkları hayalet, sığınma evinden kaçmış ve hırsızlık yaparak yaşamaya çalışan bir çocuktur.

Eserdeki Salih, evin tek oğludur. Annesi Salih’in doğumundan sonra geçirdiği bir hastalıktan dolayı bir daha çocuk sahibi olamamıştı, o yüzden Salih’in üzerine titrerdi. Eşinin “Bu çocuğu çok şımartıyorsun Raziye!. Bir gün başımıza çıkaracaksın! Şimdiden ne vardan anlıyor, ne yoktan! uyarılarını bile kulak arkası etmişti” (Yamaç, 2009, s.9). Raziye eşinin neden böyle sert olduğunu anlayamıyordu. “Kocasının kendisine yansıtmadığı bu sertliği yalnızca oğluna karşıydı. Bir başkası, onun gerçek babası olduğundan bile kuşkulanabilirdi. Bunu eşine söylediğinde, eşi ‘O, benim de çocuğum Raziye. Ben, onun kötülüğünü ister miyim? Yalnızca, şımarık büyümesini istemiyorum’ demişti. Raziye ise, bu mantığı anlamakta güçlük çekiyordu. Eğer gösterilmezse, sevginin ne değeri kalırdı ki?” (a.g.e. s.23). ). Raziye, kocasının sinirinden oğlunu korumak için Salih’in yaramazlıklarını bile üstlenmişti.

Salih de bu durumun ayrımındadır. Ne zaman bir isteği olsa annesine fısıldar, “babasından ise hep uzak durur; ondan çekinir, hatta korkardı. Akşam olup da babasının esmer yüzü ve iri bedeniyle kapıda görünmesi, Salih’in içini ürpertirdi. Babası eve gündüz bile gelse, Salih gece olmuş gibi bir duyguya kapılırdı. Babası ona şaka da yapsa, sevmeye de kalksa, yüreğindeki korkuyu silemezdi” (a.g.e. s.9). Halbuki annesinin her sözünden sevgi akıyordu. “Keşke, babam da böyle olsaydı” (a.g.e. s. 29) diye düşünüyordu Salih.

Babası Salih’i hep azarlardı, azarlanmak onun canını çok acıtıyordu. “Bir de babam tarafından azarlanmak yok mu; işte ona dayanamıyorum! Ben, çocuğumu asla azarlamayacağım. Onu, çok seveceğim; aynı annemin beni sevdiği gibi. Babam gibi bir baba olmayacağım. Babası konusundaki düşünceleri, gözlerinden iki damla yaş akmasına neden oldu” (a.g.e. s.30) sözleri Salih’in farklı bir babaya yani, sevecen, sevgi dolu, onu dinleyen, ona kızmayan bir babaya özlemini anlatmaktadır.

Salih’in bacakları ağrıyordu. Annesi onu doktora götürür ve doktor bunun büyümekten kaynaklandığını, korkulacak bir şey olmadığını söyler. Eve geldiklerinde babası “Nesi varmış oğlanın, diye sordu annesine. Bir şeyi yokmuş. Hızlı büyümekten kaynaklanıyormuş. Kendisi orada değilmiş gibi yapılan konuşmalar, Salih’in canını sıkmıştı. Babası, neden kendisine sormuyordu ki? Ne zaman, onun çocuk olmadığını anlayacaktı.(a.g.e. s.35). Babasının kendisini yok sayması çok ağrına gidiyordu Salih’in.

Babanın çocuğuna olan sevgisini yeterince gösterememesi, çocuğun kendini değersiz hissetmesine neden olabiliyor, babadan uzaklaşıyor ve hatta nefret edebiliyor. Tıpkı Salih gibi. “Gözlerini yıldızlara dikip çok parlak olan birini seçti. (…) Sevgili yıldızım! Sana yüreğimdeki sevgiden bir demet yolluyorum. Lütfen, bir an önce büyüyeyim de şu babamdan kurtulayım! Bu arada, annemin sevgisinin birazını da babamın yüreğine koy, ne olur! Başka bir şey istemiyorum” (a.g.e. s.37).

Salih, babasının kendisini sevmediğinden emindi. Bir gün sofrada çorbayı beğenmediğini belirttiğinde, annesi taze fasulye olduğunu, eğer onu da beğenmezse istediği başka bir şeyi yapabileceğini söyler. O arada

“Şu çocuğu şımartma, dedim sana kaç kez Raziye, diye bağırdı babası içerden. Önüne ne konulursa, onu yesin. Salih, başını önüne eğdi. İçinden babasını boğmak geliyordu. Dişini sıktı. Sıkılı dişlerinin arasından fısıldadı: Anne, bu adam gerçekten benim babam mı? (…) Hiç yumuşak bir söz duymuyorum ki. Hep azar… Hep azar. O senin iyiliğini istiyor çocuğum. İstemez olsun! Bu ne biçim iyiliğimi istemek? Arkadaşlarımın çoğunun babası, hiç de böyle davranmıyor. Sen olmasan bu evden kaçardım anne” (a.g.e. ss.73-74).

Aslında Salih’in babası iyi birisi, ancak çocuğunun şımarmaması için böyle davranan, azarlamanın, sevgisizliğin bir eğitim aracı olduğunu düşünen, bu davranışlarıyla oğlunun nefretini kazanan, gerektiğinde onun yanında olmayan, onu özgüven eksikliğine sevkeden, geleneksel tarzda bir kişilik. Ancak, oğlu hırsızın yakalanmasında baş rol oynayınca, onunla gururlanmış, sevgisini, ilgisini ilk kez oğluna yansıtabilmiştir.

“Salih’in yüreğini bir korku sarmıştı. Babasının kesinlikle kızacağını düşünüyordu. ‘Arkadaşlarımın yanında azarlamasa bari’ diye düşündü. İşte buna dayanamazdı. Bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakardı?
‘-Aferin benim aslan oğlum, dedi babası. Şimdi büyüdüğüne ve adam olmaya başladığına inandım’. Salih, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse! Ne olmuştu babasına? ‘Sakın, yanlış duymuş olmayayım diye düşündü. Ne olur! Ne olur! Doğru olsun!’ diye için için yakararak, başını kaldırdı. Babasının yüzüne baktı. Babasının gülümseyen gözlerini görünce yanlış duymadığına inandı. İlk kez, babasının kendisini sevdiğini ayrımsadı. Yüreğini bir sıcaklık sardı. Koşup babasına sarılmak geldi içinden ama yapamadı. Şimdilik bu kadarıyla yetinmesi gerektiğine karar verdi” (a.g.e. s.115).

İyi ki hırsızı yakalamışlardı. “Ona hırsız demeye dili varmıyordu aslında. O da kendileri gibi bir çocuktu. Kim bilir neler yaşadı? Durup dururken hırsız olmadı ya, diye mırıldandı. Yoksa, onun babası da benimki gibi miydi? diye düşündü bir an” (a.g.e. ss.118-119). Sonra, bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı.

“Bu gece babası bambaşkaydı. Sanki, her zamanki babası değildi. (…) Ne olursa olsun, babasının bugünkü durumu çok hoşuna gitmişti. Keşke, her zaman böyle olsaydı. Ertesi gün karakola gitmişler ve polisler annesi ile babasına; “Çok sevimli bir oğlunuz var, hem de çok akıllı, demişlerdi. Babası: Öyledir benim oğlum, demiş, Salih’in başını okşamıştı. Salih beklemediği bu davranış karşısında ne yapacağını bilememişti. Kızarmış, yalnızca önüne bakmıştı. Birinci sınıfa başladığı ilk gün dışında, babası hiç başını okşamamıştı ki! İyi ki hayaleti yakaladık! Babam, beni sevmeye başladı, diye düşünmüş ve mutlu olmuştu” (a.g.e. s. 119).

Yamaç, son olarak “Bizim Evde Grev Var” adlı eserinde Cengiz’in hayatından kısa bir bölümü okuyucusuna yansıtmaktadır. Eserde, Cengiz ve babasının davranışlarına kızan annenin, ev işlerinde greve gitmesi komik bir dille anlatılmaktadır.

Cengiz lisede, abisi ise İstanbulda üniversitede okumaktadır. Annesi ve babası öğretmendir. Cengiz ve babası çok dağınıktır ve iş konusunda anneye hiç yardım etmemektedir. Evin tüm sorumluluğu annenin üzerindedir. Anne bunlara birazcık ders vermek için evde bir süre greve gitmiştir. Ne konuşuyor, ne de iş yapıyordur. Bundan sonra herkes kendi işini kendisi yapacaktır.

“Annem, amma da inatçıymış! Nuh diyor da, peygamber demiyor! Ne odamı topluyor, ne de yemeğimi hazırlıyor. Çamaşırlarımı bile yıkamıyor. Onu böylesine kızdıracak ne yaptım acaba? Bir türlü anlamıyorum. İlk günkü kavganın üzerinden iki gün geçince, babam da yelkenleri suya indirmeye başladı. İkimiz birden mutfağa geçtik. Ben patatesleri soydum, babam da kızarttı. Yanına da bir tabak yoğurt koyduk. (…) Masaya oturmuştum ama içimden bir türlü yemek gelmiyordu. Kızarmış patates dilimleri, yağın içinde yüzme yarışı yapıyorlardı sanki” (Yamaç, 2010, s.6).

Buradan babanın anneye hiç yardımcı olmadığını, Cengiz’in de babayı örnek alarak aynı davranışı sergilediği anlaşılıyor. Ancak baba, zorda kalınca, annesininki gibi olmasa da oğluna yemek hazırlıyor. “Haftalığımı annemden alıyordum. O sabah, babamdan istemek zorunda kaldım. ‘Neden annenden istemiyorsun?’ ‘Annemle konuşmuyorum.’ ‘Peki, al bakalım.’ Babam, annemle neden konuşmadığımı sormamıştı bile. Kendi deyimiyle, arife tarif gerekmiyordu, demek ki!” (a.g.e. s.7). Baba, herşeyi eşine bırakmış, gamsızın, ilgisizin birisi. Ancak çocuk, burada, babanın kendisiyle ilgilenmemesine içerliyor.

“Babamın kahvehanedeki mesaisi bitmek üzere olmalıydı. Akşam yaklaşmıştı çünkü. Okuldan sonra koşar adım gittiği kahvehanede saatlerce okey taşı döşedikten sonra, akşam saatlerinde eve gelirdi. Öğle yemeği için bile, bu kuralı bozmazdı” (a.g.e. s.15). Eve geldiğinde annemin sitemlerine “sen de amma abartıyorsun. Yaptığın bir yemek, bir bulaşık!” diyerek karşılık verir, annemi iyice çıldırtırdı.

Çocuk, sevgi, saygı ve davranışı taklit yoluyla ebeveyninden model alarak öğrenir. Cengiz de, babasının gamsızlığına hayrandır, onu örnek alarak, evde annesine hiç yardımcı olmamakta, hatta hergün yeni isteklerde bulunmaktadır. Aradan üç ay geçer, abisi Cenk sömestre tatiline gelmiştir. Cengiz, içeri girer girmez şaşırır, çünkü babası ile abisi mutfakta kıyasıya güreşiyor, annesi de kahkahalar atıyordur, o da hemen tezahürata başlar. Burada babanın yerine göre çocuklarıyla çocuk olabilen, onlarla oyunlar oynayan birisi olduğu anlaşılmaktadır. Cengiz, ara sıra abisi ile atışır, bu esnada baba Cengiz’i korur, bu da Cengiz’in çok hoşuna gider. Baba tarafından korunmak, çocuğa değerli olduğu hissettirir.

Cengiz’in babası, şakacıdır, kurnazdır, annenin siniri geçene kadar evde yapılması gerekenleri yapar, hafta sonu güzel bir kahvaltı hazırlar, doğum gününde bir demet karanfil ve pahalı bir şarap alarak eve gelir, annenin gönlünü alır. Cengiz de bu arada anneye yardımcı olmaya başlar ve evdeki grev sona erer, ancak, grevden kısa bir süre sonra her şey eski hamam eski tas olur.

Yamaç’ın eserlerinde okuyucusuna yansıttığı baba figürleri, toplumumuzda sık sık rastladığımız babalarla örtüşmektedir. Yani baba, çoğu zaman kendisinden korkulan, ailede otorite sahibi, bağıran, kızan, azarlayan, yüzü gülmeyen, duygularını belli etmeyen, ilgi göstermeyen, çocuklarıyla iletişim kurmayan, sorunlarıyla ilgilenmeyen, her şeyi anneye bırakan, ama en ufak aksaklıkta anneyi suçlayan bir modeldir. Az da olsa, sevgisini gösterebilen, ailesini koruyan, yerine göre tabu sayılacak tutumlara karşı çıkabilen, ilgili, şakacı, çocuklarıyla vakit geçiren ve anneye yardımcı olan davranışlar da sergilemektedir. Olumlu baba modelinin çocuğu, iyiye, güzele, olumsuzların ise bazen sonu felaketle bitebilen davranışlara sürüklediği bilinmektedir. O yüzden, baba çocuklarına iyi model olmak zorundadır. Çünkü çocuğun gelişiminde baba da en az anne kadar önemlidir. Bir başka deyişle, babanın çocuğun hayatının her noktasında anne kadar etkin olması, özellikle iletişim içinde olması, ilgisini, sevgisini göstermesi çocuğa verebileceği en önemli katkıdır. Annelik gibi babalık da bir sanattır. Ama zor bir sanattır. Baba olmak değil, babalık yapmak zordur.




KAYNAKÇA


ATABEK, E. (2006): Çocuklarımızı Büyütürken Nerede Yanlış Yapıyoruz?, İstanbul, Alkım Yayınevi.

GÜNGÖRMÜŞ, O. (2004): “Baba-Çocuk İlişkisi” Ana-Baba Okulu, 11. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi, ss.245-256.

ÖZGÜVEN, İ. E. (2001): Ailede İletişim ve Yaşam, Ankara, PDREM Yayınları.

ÖZKARDEŞ, Oya G. (2006): Baba ve Çocuk, İstanbul, Morpa Kültür Yayınları.

YAMAÇ, A. Ç. (2007a): Düşlerin Ötesi, İstanbul, Bu Yayınevi,

YAMAÇ, A. Ç.(2007b): Sokaklar Düş Yangını, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAMAÇ, A. Ç. (2008): Yazgülü, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAMAÇ, A. (2009): Hayalet Peşinde, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAMAÇ, A. (2010): Bizim Evde Grev Var, İstanbul, Bu Yayınevi.

YAVUZER, H. (2000): Çocuk Psikolojisi, 19. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi.

YAVUZER, H. (2004): Çocuğu Tanımak ve Anlamak, 4. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi.

YAVUZER, H. (1999): Çocuk Eğitimi El Kitabı, 8. Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi.

YÖRÜKOĞLU, A. (1986): Gençlik Çağı (ruh sağlığı eğitimi ve ruhsal sorunları), 2. Basım, Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

YÖRÜKOĞLU, A. (2008): Çocuk Ruh Sağlığı, 29. Basım, İstanbul, Özgür Yayınları.

Kinder brauchen Väter – Die Bedeutung der Väter für die Entwicklung von Jungen und Mädchen, www.achim-schad.de. (19.10.2010).

Çocuğun Yaşamında Babanın Rolü ve Önemi, www.elitkadın.com. (19.10.2010).

Çocuğun Yaşamında Babanın Rolü, www.minikeller.com. (19.10.2010).

Anne Babanın Disiplindeki Rolü, www.pudra.com. (19.10.2010).

Hiç yorum yok: